Taksim Metrosunda Sohbet

İBB Gençlik Meclisi’nin organizasyonu olan, 2.Geleneksel Geçici Kitap Kafe’de küçük bir söyleşim vardı. Yolu Taksim Metrosuna düşenler, başlarını uzatıp salona girince sohbetimize eşlik ettiler. Genellikle yazmak ve okumak üzerine konuştuk. Söyleşinden kulağımda kalanları paylaşmak istedim…

Edebiyat, resim, heykel, müzik gibi özel üretimler yapıyorsanız eğer bu işte tek başınasınız demektir. Ben elbette ancak yazmak konusundaki düşüncelerimi açıklayabilirim. Yazarken tümüyle tek başına kalıyor insan, saçını başını yoluyor, bu cümleyi nasıl daha iyi yazabilirim ya da bu kelimenin yerine başka hangi sözcüğü kullanabilirim diye. Dolayısıyla ancak bencilce yapılabilen bir iş. Yazdıklarınız sizin için çok değerli ve onu okuyanlar içinde daha değerli olmasına çalışıyorsunuz. İşte bu nedenle bence her yazar önce kendi için, kendi anlatmak istediklerini yazar. Çünkü söyleyecek bir sözü, anlatacak bir derdi vardır. Ve her şey yazarın dimağında biriktirdiklerinin kâğıda dökülmesidir. Ben buna “kusmak” diyorum.

Ve şuna inanıyorum; her kitap, yazar son noktayı koyup da yayınevine teslim ettiği andan itibaren, yazanın değil okuyanın malıdır artık. Hele ki okur o kelimeleri beğenir, içselleştirir ve sahip çıkarsa. Çünkü yazar ne anlatmış, ne söylemiş olursa olsun; esas olan okurun o kitapta ne bulduğudur. Bu noktada kitabı anlayarak okumak, bilerek okumak, hissederek okumak önem kazanıyor. Cümlelerin altını çizmekten, sayfaların kenarlarına not almaktan, kitapla yatıp kitapla kalkmaktan, onu bir eldiven gibi ruhunuza geçirmekten korkmamak gerekiyor.

Kitap okumak için ona sahip olmak şart değil. Zaten iyi bir okur için bu mümkün de değilL Her ne kadar kütüphane deyince aklımıza sararmış sayfalar, tozlu raflar da gelse, o rafların tozunu almak bize düşüyor. Kütüphanelerden faydalanmak gerekli. Üstelik kütüphanelerin yeni yüzü gülümsüyor ve gülümsetiyor. Kimi zaman rafların arasında sizin tarafınızdan keşfedilmeyi bekleyen eski bir eser, kimi zaman okumak isteyip de baskısı tükendiği için bulamadığınız bir cevher karşınıza çıkıyor. Yanınıza bir vesikalık fotoğraf alarak gidin ve hemen bir kütüphane kartı edinin, diyorum.

Bir de şu “ilham”meselesi var… Herkesin merak ettiği… İlham, pek nazlı bir şahsiyet, öyle davetle, davetiyeyle geldiği yok. Benim formülüm disiplinden geçiyor. Her gün yazmak; bazen bir cümle, bazen bir sayfa, ilham teşrifte bulunduysa sayfalarca… Ama yazdığım her cümlenin arkasında, o cümleyi neden ve nasıl yazacağımın düşüncesi var ki bu kimi zaman günlerimi, gecelerimi alıyor.

Son olarak, bu gün birlikte sohbet ettiğimiz herkese teşekkür ediyorum. Çok keyifliydi…

 

 

Fatma Burçak

fatmaburchak@gmail.com

http://fatmaburchak.wordpress.com

 

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Okumak ya da Okumamak: "Kayıp Zamanın İzinde"

Bir Ölünün Defteri - Halid Ziya Uşaklıgil

Cenk Hikayeleri - Murathan Mungan