17 Ocak 2019 Perşembe

Gergedan'da Yeni Dönem: Gözyaşları Gereklidir



Gergedan'da "Dünya Edebiyatı" ile buluşmaya devam ediyoruz.

4 Şubat'ta başlayacak yeni dönem programımızın ismi/konusu: Gözyaşları Gereklidir

Fatma Burçak ile distopyanın karanlık sularında dolaştıktan sonra Fransız Edebiyatının varoluşçu yazarlarından varlığın anlamına ve özgürlüğe mahkûm olan insana dair hikâyeler konuşulacak.

Sekiz hafta sürecek programda aşağıdaki kitaplar okunacaktır.



04 Şubat 2019 Pazartesi   Cesur Yeni Dünya, Aldous Huxley

11 Şubat 2019 Pazartesi   1984, George Orwell

18 Şubat 2019 Pazartesi   Fahrenheit 451, Ray Bradbury

25 Şubat 2019 Pazartesi   Karanlığın Sol Eli, Ursula K. Leguın

04 Mart 2019 Pazartesi    Varoluşçuluk           üzerine birkaç söz

11 Mart 2019 Pazartesi    Duvar, Jean-Paul Sartre

18 Mart 2019 Pazartesi    Veba, Albert Camus

25 Mart 2019 Pazartesi    Moskova'da Yanlış Anlama, Simone de Beauvoir



Unutmayın pazartesi günleri 11.30'da, Gergedan'da

Bilgi için Gergedan Kitabevi


0216 350 2766

0549 609 5546

3 Ocak 2019 Perşembe

2018'de Ne Okudum?

En çok sorulan soruya yanıt olarak, işte geçtiğimiz yıl boyunca okuduğum kitaplar. Roman, öykü, araştırma, biyografi,çocuk kitabı, gezi kitabı... farklı türlerden oluşan yetmiş altı kitaplık bir liste.



Bir Yılbaşı Öyküsü, Vladimir Dudintsev
Göçüp Gidenler Koleksiyoncusu, Şermin Yaşar
Macbeth, Jo Nesbo
Bir Fasit Daire, Berna Durmaz
Fırtına, William Shakespeare
Hırçın Kız, William Shakespeare
Macbeth, William Shakespeare
Yetişkinler İçin Shakespeare, Foley-Coates
Soneler, William Shakespeare
Muhteşem Will, Stephen Greenblatt
Sen de Kendi Hikayenin Kahramanısın, Kendre Levin
İsa'ya Göre İncil, Jose Saramago
Cebelavi Sokağı'nınÇocukları, Necip Mahfuz
Kabil, Jose Saramago
Diablo'nun Günlüğü, Bahar Yaka
Siddartha, Hermann Hesse
Okuma Üzerine Yakın Okumalar, Carmen Callil
Labirent, Burhan Sönmez
Yirminci Yüzyıl Filmini İzlediğim Akşam..., Kazuo Ishiguro
Ficciones, Jorge Luis Borges
Eyvah Kitap, Mine Soysal
Karşı Pencere, Sevim Ak
Seksek, Julio Cortazar
Adı Yağmur, Leyla Çapan
Haritada Kaybolmak, Vladimir Tumanov
Kraliçeyi Kurtarmak, Vladimir Tumanov
Zaman Çok ve Zaman Yok, Brigitte Labbe
Zaman Hırsızı, Clive Barker
Saat Kaç, John Berger ve Selçuk Demirel
Bir Deliler Evinin Yalan Yanlış Kısa Tarihi, Ayfer Tunç
Beş Sevim Apartmanı, Mine Söğüt
En Uzak Sahil, Ursula K. Le Guin
Atuan Mezarları, Ursula K. Le Guin
Yerdeniz Büyücüsü, Ursula K. Le Guin
Sözcüklerdir Bütün Derdim, Ursula K.Le Guin
Ölü Kelebeklerin Dansı, Hüsnü Arkan
Puşkin Tepeleri, Sergei Dovlatov
Montano Hastalığı, Enrique Vila-Matas
Şeker Portakalı, Vasconcelos
Kızıl Saçlı Kontes, Adnan Binyazar
Yeraltından Notlar, F. Dostoyevski
Atları Bağlayın Geceyi Burada Geçireceğiz, Melisa Kesmez
Kağıt Ev, Carlos Maria Dominguez
Dümeni yaratıcılığa Kırmak, Ursula K. Le Guin
Hızlı ve Yavaş Düşünme, Daniel Kahneman
Kısa Öykünün Büyük Ustaları, Celal Üster
Hissedilen Zaman, Marc Wittmann
Lizbon Her Turistin Görmesi Gerekenler, FernandoPessoa
Çanlar Kimin İçin Çalıyor, Ernest Hemingway
Yaşlı Adam ve Deniz, Ernest Hemingway
Kilimanjaro'nun Karları, Ernest Hemingway
Romancı Hanımlardan Hanım İşi Romanlar, George Eliot
Ölümsüz Hemingway, Clancy Sigal
Körlük, Jose Saramago
Mülksüzler, Ursula K. Le Guin
Çukur, Andrey Platonov
Yeryüzü Cennetlerinin Sonu, Nail Bezel
Ütopya Edebiyatı, Gregory Claey
Demir Ökçe, Jack London
Kadınlar Ülkesi, Charlotte P. Gilman
Zaman Makinesi, H.G. Wells
Çok Özel İsimler Sözlüğü, Müge İplikçi
Utopia, Thomas More
Yeryüzü Cennetleri Kurmak, Nail Bezel
Kadınlar Savaşı, Aristophanes
Katharina Blum'un Çğnenen Onuru, Heinrich Böll
Romancı Yönüyle Heinrich Böll, Gürsel Aytaç
Kral Oidipus, Sophokles
Yüksek Topuklar, Murathan Mungan
Buddenbrooklar, Thomas Mann
Mektuplar, Hesse & Mann
Kırgınlık, Nihan Kaya
Uyanan Güzel, Jale Sancak
Malina, Ingeborg Bachman
Profesör Kant'ın En Çılgın Günü, Jean Paul Mongin
Kalp Zamanı, Bachman; Celan

18 Aralık 2018 Salı

Siz de Suçlusunuz!


Dün sosyal medya çalkalandı. Bir televizyon kanalında yayınlanan aşçılık yarışmasından kovulan yarışmacının papağana yaptığı işkence görüntüleri ortalığı ayağa kaldırdı. Televizyonun ve programın yöneticileri arka arkaya "eski yarışmacıyı" lanetlediler, onun ruh durumunu bilmediklerini, olayla kesinlikle bir ilgileri olmadığını açıkladılar. Yetmedi, diğer kanallardan da destek geldi; bir aklama çabasıdır aldı yürüdü. Bu kadar kolayca sıyrılabilir misiniz bu işten? "Zaten biz onu kovmuştuk; onun böyle hastalıklı bir kişiliği olduğunu bilmiyorduk," cümleleri aklanmanız için yeterli mi? Kimse sormasın mı size bu işteki hissenizin ağırlığını, kimse göstermesin mi sizi... Yok, bazıları yazacaklarımı üstüne alınıp kırılsa da yazacağım. Çünkü anlatmak isteyip de anlatamadığım, düşüncemi istediğim gibi ifade edemediğim durum bu işte... Olay korkunç ama örnekleme açısından konuşulabilir.
Yazacaklarım yalnızca ülkemin insanları için değil, tüm toplumlarda geçerli ne yazık ki. Hatta çoğunlukla bizim diğer toplumlardan öğrendiğimiz bir iletişim biçimi.

Televizyon ve internet kitle iletişim araçlarının en yaygın olanları. Çocuklarımıza bu araçları doğru kullanmanın gerekliliğini öğretmek için okullarda "Medya Okur Yazarlığı" dersi var. Kaç kanal yöneticisinin ya da program yapımcısının bu dersten haberi var, emin değilim. Bu derste çocuklar kitle iletişiminin ne kadar önemli olduğu ve nasıl kullanılması gerektiğini, kötü kullanımının nasıl zararları olacağını öğreniyorlar. Bu dersi de pek seviyorlar çünkü çalışmaları gereken bir ders değil; hayatlarının tam da ortasında yer alan iki araçla ilgili biraz muhakeme yapmaları bu dersten yüksek notlar almaları için yeterli :) Bu dersi keyifle izleyip, yüksek yüksek notlar alıp sonra eve geliyorlar ve televizyonu ya da interneti açıyorlar. Ne izliyorlar biliyor musunuz? Biliyorsunuz. Survivor, Aşçılık Yarışması, Evlilik Programı... Neden? Çünkü bu programlarda her an olay çıkarabilecek, saç saça baş başa kavgaya tutuşabilecek biri ya da birileri var. Onun yaratacağı gündemi kaçırmak istemiyorlar. Çünkü muhabbet onun etrafında dönüyor. Peki ebeveynler ne yapıyor? Onlar da çocuklarıyla birlikte izliyor, çünkü muhabbet onun etrafında dönüyor.
Üstelik sadece televizyon yayınları da yetmiyor. Ekrandan gösterilemeyen sahneler internet kanallarındaki videolarla izleyiciye ulaştırılıyor ki algı, bilinç başka yere kaymasın, bağımlılık artsın, izlenme rekorları kırılsın.

Eğer tecavüz edilerek öldürülmüş bir genç kızın ardından attığı mesaja rağmen o insanı programınıza davet ediyorsanız,
Geçmişinde kadına ve çocuğa şiddet olan insanları evlilik programlarına çıkarıp bir de yakışıklı ya da güzel bulduğunuzu söylüyorsanız,
Recep İvedik gibi filmleri izlenme oranı en yüksek saatlerde kanalınızda yayımlıyorsanız,
Yaptığınız programlarda ekrana çıkardığınız insanları "ne kadar kavgacı, o kadar izlenir" mantığıyla seçiyorsanız,
Spor tartışma programlarında bile futbolun en çirkin hallerinden başka şey konuşulmamasına, konuşulan dilin hakaret dolu olmasına izin veriyorsanız,
Bir futbol takımının başarısının ya da başarısızlığının büyüye, efsuna falan bağlanmasını -izlenme oranı artacak bu akşam, diye- ellerinizi ovuştura ovuştura izliyorsanız,
Ve burada yazarken aklıma gelmeyen ya da bilmemin mümkün olmadığı pek çok yapılmaması gerektiğini bildiğiniz halde göz yumduğunuz şey varsa,

Ne kadar kendinizi aklamaya ya da aklatmaya çalışırsanız çalışın siz de suçlusunuz...

Peki izleyenin hiç mi suçu yok? Olmaz mı? Kavga izlemeye, dedikodu yapmaya bayılır insanlar. İşte şimdi ekranlar o çok sevdikleri şeyi önlerine koyuyor. Alan razı, satan razı... Razı olmayın; izlemeyin, çocuklarınıza izlettirmeyin. Bu programlardaki hasta ruhlu insanları izledikçe onların egolarını, programcıların ceplerini şişiriyorsunuz. Ve bir gün bakıyorsunuz ki o kişi bir hayvana eziyet etmiş, bir kadına ya da çocuğa şiddet uygulamış, bir kavgaya karışıp insan öldürmüş... Çünkü onu izleyerek onayladınız, onun bu halini sevdiğinizi hissettirdiniz, sosyal medyada onun hakkında konuşarak "tanınmış kişi" olmasını sağladınız... O da istediğini yapabileceğini düşündü işte, yaptığı her şeyin onaylanacağını düşündü, eğer ekrana çıkamıyorsa çıkmanın bir yolunu bulmak için elinden geleni ardına koymadı. Bahaneniz yok, siz de suçlusunuz!

Ben mi? Uzun zamandır dizi bile izlemiyorum. Hatta arkadaşlarım dizilerden falan konuşurken kendimi pek dışlanmış da hissediyorum. Bu sebeple annem de dahil olmak üzere "kendimi fazla kastığım" konusunda uyarılıyorum. Oysa gerçekten izlemek istemiyorum, izledikçe kendimi aşağılanmış hissediyorum. Oğlumu da elimden geldiğince uzak tutmaya çalışıyorum, yasaklayarak değil ona nedenlerini açıklayarak kendini bu çukurdan kurtarması gerektiğini anlatmaya çabalıyorum. Önceleri itiraz ediyordu ama alıştı artık. Hatta okulda konuşuldukça eve gelip eleştirel yorumlarda bulunuyor. Ama bir de bakıyorum genç bir basketbolcu olarak takip ettiği NBA oyuncularının kavgalarını anlatıyor.
Her yerdeler... Günlük gazetelerin ana sayfalarında, haber sitelerinin bildirimlerinde karşıma çıkıyor haber olarak. İçerisine girmesem de başlıkları ya da yorumları gözümün içine sokuluyor. Ya da biri gelip "ne olmuş biliyor musun?" diye soruyor. Bilmiyorum ama ben de suçluyum hisseme düştüğünce... Çünkü dönüşen, nezaketini ve saygısını yitiren, kendinden farklı yaradılışta ve düşüncede olanlara hayat hakkı tanımayan, en büyüğünden en küçüğüne kadar kendini ancak tehditkar tavırlarla ortaya koyabilen bu toplumun bir ferdiyim.

Sonuç olarak insan kendi zulmünü izlemeyi hep sevdi ve sevmeye devam ediyor...



5 Kasım 2018 Pazartesi

İlk Kesik



İncecik kesikten sızan kan görünmesin diye üzerimdeki mavi hırkanın iliğine bastırıp duruyordum başparmağımı. Canımın acısını hatırlıyorum, kaç yaşında olduğumu anımsamıyorum. Ama "acı"nın belleğimde bıraktığı ilk izdir o anı.

Babam tıraş olurken izlemeyi severdim. Aynanın önüne geçer, tıraş takımlarını düzgünce rafa dizerdi. İki yanağına ve çenesine fındık büyüklüğünde tıraş macunu sürer, ıslattığı fırçasını yüzünde dolaştırdıkça simsiyah sakalları beyaz bir bulutun arkasına saklanıp kaybolurlardı. Tıraş bıçağını yüzünde gezdirmeye başladığında aynadan bana bakıp göz kırpardı. Bu, o köpüklerin ardından yumuşacık yanaklarıyla mis kokulu babamın çıkacağının, beni kucaklayıp öpeceğinin işaretiydi. Bilirdim.

Yüzünde gezdirdiği ve tıraş olur olmaz ortadan kaldırdığı o şeyin kapkara sakalları nasıl ortadan kaldırdığını öğrenmek için yanıp tutuşuyordum. Benim için sihirli bir aletti. Babamsa nasıl bir "meraklı mercimek" olduğumu gayet iyi bildiğinden tıraş takımını asla ortada bırakmazdı. Ama o sabah geç uyanmış, apar topar hazırlanıp öyle bir aceleyle evden çıkmıştı ki unutmuştu işte.

Ben de bilmiyordum. Kahvaltımı yapıp da henüz tamamlanmamış süt dişlerimi fırçalamak için lavabonun önüne geldiğimde çapkın bir ışıltıydı ilk gözüme ilişen. Alçak taburenin üzerine çıkıp aynanın önündeki rafta unutulanlara bakmamaya çalışarak dişlerimi fırçaladım. Ama ışıltısıyla gözümü alıyordu. Ağzımı çalkalayıp diş fırçamı bardağın içine bırakırken metalik bir sesle sordu, "korkuyor musun?"

Hayır, korkmuyordum. O küçücük şeyden değil ama babamın kızmasından korkabilirdim. Belki de anlamazdı, bu riski göze alabileceğimi düşündüm. Uzanıp sapından dikkatle tutarak elime aldım. Babamın sakallarını yok eden, o pırıl pırıl parlayan kalın çizgi olmalıydı. Çok güzel görünüyordu; parlak, pürüzsüz, ışıl ışıl... Sol başparmağımı hafifçe üzerinde gezdirdim.

O an... Anımsadığım ilk kesik, ilk yaram, ilk acım.

Küçücük parmağımın derisi iyice kesilmişti, kan sızıyordu. Çok acıyordu ama ürkütmüyordu beni yaram. Delilleri ortadan kaldırıp yaramı kendim sağaltmaya karar vermiştim. Kan duruncaya kadar parmağımı mavi hırkamın iliğinden geçirip sımsıkı bastırdım. Sızladıkça kimseye belli etmeksizin ağzıma alıp emdim yaramı kedi gibi.

Geçti... Yalnızca izi, anısı kaldı belleğimde; bir de kendi kendimi iyileştirmeye alıştım.

4 Ekim 2018 Perşembe

Dünya Böyle Daha Güzel

Hayvanlar yaşamım boyunca hep güzel anlar armağan ettiler, en güzel hikâyeleri bırakıp gittiler bana. Çocukluğumda sokakta bulduğum tüm kedileri ve yavru köpekleri eve getirmek isterdim. Civcivden bile çok korkan annemin buna geçit vermeyeceğini de bilirdim. Yine de kardeşimle şansımızı denemekten hatta ağlayıp sızlayarak babamızı da tarafımıza çekmekten hiç vazgeçmedik. Çocukluğum boyunca sahiplenemediğim o kediye yıllar sonra kavuştum. Pek de hoş bir rastlantı değildi. Bir poşetin içine hapsedilerek eziyet edilmiş bir halde bulduğum yavru kediyi elime almaya bile korkmuştum.Her an ölecek gibiydi, neyse ki veterinere yetiştirebildik. Öyle küçüktü ki ne kadar tekmeleseler de kemiklerini kıramamışlardı. Yaraları iyileşti, bazı insanların iyi olabileceğini, onu sevebileceğini öğrendi. Adını Duman koyduk. Koyu gri tüyleri, yemyeşil gözleri, vakur yürüyüşüyle bir prens gibiydi.
O zamanlar şimdiki gibi kedi evi yapımını gösteren videolar ya da hazır satılan mukavva evler yoktu. Bir bisküvi kolisiyle kendimiz yaptık. Dumanı eviyle birlikte yağmur ve rüzgâr almayacağını düşündüğümüz balkon altına yerleştirdik. Ama küçük Duman hastalandı. Bir akşam üzeri okuldan eve dönerken öksürdüğünü duydum. Hayatımda ilk kez, bir kedinin sigara tiryakisi koskoca bir insan gibi öksürdüğünü işitmiştim. Elbette ikinci kez veterinerin yolunu tuttuk. Her akşam antibiyotik içmesi ve sıcak tutulması gerekiyordu.
Ben onu zapt edemeyince bu görevi babam seve seve devraldı. İşten gelince üzerini değiştirip bir de eski pardösüsünü giyiyor, Dumanı kucaklayıp sımsıkı tutuyor ben de şırıngayla ilacını dudağının kenarından ağzına akıtıyordum. Bir hafta sonra iyileşti kedimiz. Ama bu arada eve de yerleşti. Annemi hiç rahatsız etmiyor hatta yemeğini verdiği için ona büyük saygı gösteriyordu. Yemeğini yedikten sonra bacaklarına bir kez sürtünüp teşekkür ediyor daha sonra hiç yaklaşmıyordu. Böyle ufak tefek hareketlerle fethetti annemin kalbini. Yemekten sonra kendisini biraz sevdirir, ona aldığımız oyuncaklarla biraz ilgilenir ardından önce koltuğun arkasına oradan büfenin üstüne ve oradan da ahşap-ferforje kollu avizeye atlayarak hepimize tepeden bakardı.
Geceleri asla evde kalmaz, gitme vakti geldi mi kapının önüne dikilip açmamızı beklerdi. Eve gelmek istediğinde bir şekilde sokak kapısından içeri süzülür ve daire kapımıza geldiğinde kafasıyla kapıya vururdu. Bazen birkaç gün hiç ortada görünmez, çıkıp geldiğinde yorgunluktan horuldayarak uyurdu.
Sonra bir gün duman olup savruldu, gitti ve bir daha gelmedi.


Belki başka bir zaman da köpeğim Cindy'den, ilk muhabbet kuşum Aliş'ten bahsederim. Ama bu gün Duman'ı anmak istedim. 
Dünya kedilerle, köpeklerle, atlarla, karıncalarla, kurbağalarla, salyangozlarla çok daha güzel değil mi? Onlar olmasa yaşam nasıl devam ederdi? Kim karşılıksız sevebilirdi bizi, gözyaşlarımızı yalayıp güldürmek için kendi kuyruğunu kovalayabilirdi...

Önce kendimizle, birbirimizle sonra da hayvanlarla barışsak dünya gerçekten daha güzel olmaz mı?


16 Eylül 2018 Pazar

Gergedan'da Yeni Sezon Çok Heyecanlı



Yaz bitti, eylül geldi derken ders zili çalmak üzere.
Ben de yaz boyu okudum, yazdım ve yeni sezon için harika kitaplar seçtim.
Artık geri sayım başladı.
Gergedan Kitabevi'nde dünya edebiyatına isimlerini yazdıran yazarlar ve eserleriyle olan ilk buluşmamız 1 Ekim'de...
Ekim ve Kasım programımızda Julio Cortazar, Jorge Luis Borges, Hermann Hesse, Necib Mahfuz, Jose Saramago konuğumuz olacak.

Unutmayın her pazartesi 11.30'da Gergedan Kitabevi'nde :)

İşte programımız...

Bilgi için lütfen Gergedan Kitabevi ile iletişime geçiniz.
0216 350 2766
0549 609 5546



4 Eylül 2018 Salı

10 Ekim'de KKM'de




Yaz bitti, sonbahar adımını attı kapıdan.
Yaz muhabbeti bir süre daha devam eder elbette ama herkes  okula, işe, şehir yaşamına dönme telaşında.
Bütün yaz ayrı kaldıklarımızla bir araya gelme heyecanı var.

Bizim de buluşmamıza az kaldı.
Kozyatağı Kültür Merkezi'ndeki "Okuma Günleri" atölyesi 10 Ekim'de başlıyor.
Etkinlik saati 11.00.
Bu yıl okuyacağımız kitaplar ve buluşma tarihlerimizi aşağıda görebilirsiniz.




Not: Programda eksik görünen kitap Beş Sevim Apartmanı (Mine Söğüt) kahve keyfi toplantımız için saklı tutulmuştur. 😉☕