18 Mayıs 2019 Cumartesi

Bu Yaz Ne Okusak?

Resim rawpixel tarafından Pixabay'a yüklendi

Atölyelerde son okumaları yaparken bir yandan da şu soruyla karşılaşıyorum. Acaba yazın ne okusak? Elbette her okurun okuma tercihleri farklı ama birlikte okuduğumuz kitaplardan yola çıkarak, mevsim rehavetini de göz önüne alarak yıl içinde kendim ve sizler için "okunmak üzere" not ettiğim kitaplardan bazılarını -her yıl olduğu gibi- listeledim.

İşte o kitaplar:

1. Sus Barbatus, Faruk Duman
Kitaplığımda Faruk Duman'ın neredeyse tüm kitapları var. Henüz iki gün önce Orhan Kemal Roman Armağanı ile ödüllendirilen bu kitap ise yılın öne çıkan romanlarından biri. Sus Barbatus'u henüz okumadım ama Pirȋ'nin yeri bende hep başka olacak :)

2. Dünyadan Aşağı, Gaye Boralıoğlu
Daha önce Aksak Ritim'le tanıyıp sevdiğim bir yazar. O da bu yıl yeni romanı ile Duygu Asena Roman Ödülü'nü kazandı. Üstelik Duygu Asena'nın adını taşıyan ödülü erkek egemen bir seçici kurulun vermesi de ironi olarak edebiyat tarihine yazıldı.

3. Nohut Oda, Melisa Kesmez
İlk kitabı Atları Bağlayın Geceyi Burada Geçireceğiz ile tanıdım Melisa Kesmez'i. Yalın, samimi bir dili vardı ama doğrusu arka arkaya dizdiği öykülerinde sigara dumanına boğulan ve henüz olgulaşmamış bir anlatım ikinci kitabından uzak durmama neden oldu. O da Sait Faik Hikȃye Armağanına layık görüldü son kitabı Nohut Oda ile. Kitap basında da çok övgü aldığına göre okumalı.

4. Muhtelif Evhamlar Kitabı, Ömür İklim Demir
2015'te yayımlanan öyküleriyle bolca ödül alan bu kitabı nasıl da gözden kaçırmışım. Atölyelerden sonra elime alacağım ilk kitap bu olacak. Üstelik kitabım imzalı:) Size de öneririm.

5. Bir Ömür Nasıl Yaşanır, İlber Ortaylı
Daha önce sosyal medya üzerinden de görüşlerimi paylaşmıştım. Bence bu kitabı mutlaka okuyun ve okutun. Özellikle büyümekte olan çocuğunuz varsa...

ber 
Resim Wokandapix tarafından Pixabay'a yüklendi

6. Okuma Sanatı, Damon Young
Edebi metinler, yazarlar, birazcık da felsefe üzerinden okur ile kitap ilişkisi üzerine yazılmış güzel bir kitap.

7. Kitap, John Agard
Kitabın öyküsünü anlatan bu keyifli kitabı bugün okudum ve çok sevdim. Önce sizin sonra da çocuklarınızın okumasını öneririm. Hatta belki birlikte okursunuz.

8. Sekizinci Hayat, Nino Haratischwili
Bu kitap Kalem Ajans'tan bana yılbaşı armağanı olarak geldi. Gürcistan'da 1900 yılında başlayan hikȃye bir ailenin altı kuşağını ve sekiz yaşamı anlatıyor. Sovyet Devrimini ve Gürcistan bağımsızlık mücadelesini de içine alan oldukça kapsamlı bu roman otobiyografik ögeler de içeriyor. 792 sayfa, sayfalar hıncahınç dolu, yazılar küçük...

9. Hollandalı Bakire, Marente de Moor
Ako Edebiyat Ödülünü alan kitap eskrim öğrencisi genç bir kızın öyküsünü anlatıyor. Birinci Dünya Savaşı, yaklaşan Nazizm ve tutkulu bir aşk hikayesi.

10. Kirpinin Zarafeti, Muriel Barbery
Kitaplığımda uzun zamandır bekleyen bir kitap. Bu yaz okuyacağım. İntiharı düşünen on iki yaşındaki bir kızla elli dört yaşındaki kapıcı kadının Paris'in merkezinde gösterişli bir apartmanda, onları yakınlaştıran kibar bir beyefendi sayesinde başlayan dostlukları, okunmaya değer güzel bir hikȃye. 


Bir de Ağaçlı Kitaplar var...
Bu da nedir diyeceksiniz? İçinde ağaç yetişen üç kitabı özellikle öneriyorum.

- Kiraz Ağacı ile Aramızdaki Mesafe, Paola Peretti
- Ağaçtaki Kız, Şebnem İşigüzel
- Ağaçlar, Hermann Hesse

Güzel bir yaz, keyifli okumalar diliyorum. 

4 Nisan 2019 Perşembe

Gergedan'da Bahar: Gerçek Yaşanır,Öğretilmez



"Dünya Edebiyatı" atölyemizde baharı Alman Edebiyatının usta isimleriyle karşılıyoruz.

8 Nisan'da başlayacak yeni dönem programımızın ismi:

"Gerçek Yaşanır, Öğretilmez"

İkinci Dünya Savaşının sürgün yazarlarıyla o dönemden bugüne doğru bir yolculuk bizi bekliyor. Altı hafta sürecek programımızda Dünya Edebiyatının en önemli hikayelerini ve "bildungsroman"larını  birlikte okuyacağız.





08 Nisan 2019 Pazartesi   Satranç, Stefan Zweig

15 Nisan 2019 Pazartesi   Amok Koşucusu, Stefan Zweig






06 Mayıs 2019 Pazartesi   Boncuk Oyunu, Herman Hesse

13 Mayıs 2019 Pazartesi   Boncuk Oyunu, Herman Hesse














20 Mayıs 2019 Pazartesi   Büyülü Dağ, Thomas Mann

27 Mayıs 2019 Pazartesi   Büyülü Dağ, Thomas Mann






Unutmayın pazartesi günleri 11.30'da, Gergedan'da

Bilgi için Gergedan Kitabevi

0216 350 2766
0549 609 5546

18 Mart 2019 Pazartesi

Bir Fasit Daire ya da Islak Oğlan Hikâyesi

En son çıkan öyküler toplamı Metal Hayatlar ile son günlerde sıkça adını andığımız Berna Durmaz'ın benim için en sevgili kitabı Bir Fasit Daire. Tüm öykülerini severek okumama rağmen bu kitaptaki öyküler, dil, bütünlük ve metnin içine gizlenen çingene mitolojisiyle beni büyülüyor.

Kökeni Mısır'a ve Ön Asya'ya dayanan, altı bin yıllık bir geleneği olan Kakava Şenlikleri her yıl 6 Mayıs'ı izleyen üç gün boyunca tekrarlanan törenlerle canlandırılır.
Söylencenin iki biçimi var:
Eski Mısır'da Tanrı-Kral Firavun döneminde zulme uğrayan Kopt halkı Musa'dan aldıkları cesaretle Mısır'dan kaçar. Ancak grubun gerisinde kaldıklarını fark etmezler. Kızıldeniz Hz.Musa ile beraberindekiler karşıya geçtikten sonra kapanınca Kopt halkı da liderleri Baba Fingo ile sulara gömülür.
ya da...
Musa'nın peşine düşen Firavun ordusunun içinde zulüm gören Koptlar'dan bir grup da vardır. Firavun, Musa'yı yakalama şartıyla onları rahat bırakacağına söz vermiştir, özgürlüklerini kazanacaklardır. Musa'nın karşı kıyıya geçmesinden sonra Kızıldeniz kapanınca liderleri Baba Fingo ve Kopt savaşçıları suda boğulur.
ve...
Anlatılan her iki biçimde de Baba Fingo ölmemiş, lanetlenerek sulara hapsedilmiştir. Bir bahar günü yaşananlar, yine bir bahar günü Baba Fingo'nun sudan çıkıp gelmesiyle mutlu sona ulaşacak ve lanet bitecektir. Berna Durmaz'ın öyküleri, Baba Fingo söylencesinin izinde okuduğumuzda daha derinleşiyor, çok daha güzelleşiyor.

Öyküler yedi bölümde toplanmış. İlk bölüm Cemafer adını taşıyor ve sadece bir öykü var. Öykünün adı: Zurna Dediğin Delikli Boru. Cemafer'in ölmesi ya da bir türlü ölememesiyle açılıyor kitap. Zurnacı Cemafer, zurnanın kendinden sonraki sahibi gelip de zurnayı almadan canını teslim etmiyor. Anlatacağını zurnasına üflediğinden onu hak eden gelip aldığında zurnadan çıkan ses söze, ağıta dönüşüyor.
"Ne yüzler ne insanlar gelir geçer de bir zulüm kalır yeryüzünde. Bir fasit dairedir zulüm, kuyruğunu yutmuş yılan... Döner döner tekrarlanır, döner döner tekrarlanır, döner..."
İkinci bölümün adı, Ayni Babam; yine bir tek öyküyle geçiyoruz bu bölümü: Aşkın Mabedi de Tendir Hadisi de. Kasım Emin ile tanışıyoruz bu öyküde, hem söze aşıktır hem Sedef'e. Ayni Baba'nın bir çatı altında bulduğu "ıslak oğlan"dır o. Lakin sözü söyleyeni de söyleteni de pek sevmezler; ister âşık, ister âlim pek farkı yoktur akıbetlerinin. Onlar ancak Kel şehrine yakışır, orada yaşarlar.
"Nehirden çıkıp gelen sevdikleridir onların. Gömüldüğü sulardan geri geleceğine inanırlar ve beklerler her yıl aynı vakitte. Belki gelir, gelmiştir, lakin insanın insana ettiği yüzyıllardır değişmez, yeniden boğarlar onu suda."
Zarif adını taşıyan üçüncü bölümde üç öykü var: İlk öykü, Bir İğne Bin Minnet Doğurur Günün Birinde. Hiçbir yere sığmayan, diğerlerine benzemeyen Hasret ile onun gibi yerinde duramayan Zarif'in öyküsünün başlangıcına gidiyoruz.
"Sendeleyerek durmaya çalıştım, yüzüne baktım Zarif'in, su yeşili gözlerine. İçinde bir nehir akıyordu, yeminle, kimseye anlatamazsın bunu. O duruyordu, nehir akıyordu hâlâ. Suyun kabaran köpükleri bedeninden taşıyordu."
İkinci öykü: Şişenin İçinden Baktım Eşyaya. Hasretin ailesini, annenin toplumsal kabuller için kızı Hasret'e ettiği zulme tanık oluyoruz. Kadınların yönettiği bu görünmez hapishanenin kurbanlarından biri de Hasret'in şarapçı babasıdır ki kızı için yapabildiği sadece sessizce gözlerini kapatmaktır.
"Vay, dedim, kendi kurduğum çemberime tutuldum. Çemberler böyledir, başı sonu yok ya, girişi çıkışı olmaz. Kendi içinde döner döner, bir nokta olur. Büzüştüm, bir nokta oldum oturdum ortasına."
Üçüncü öykü: Göğün Altı Varken. Dünya zalimdir, birbirinin elinden tutan Hasret ile Zarif'i kendi haline bırakmaz. Yaka paça tutar, döver, zulmeder. Oysa onların eve, kulplu kulpsuz fincanlara, halılara, iğneyle ince ince işlenmiş oyalara ihtiyacı yoktur. Başlarının üstündeki en güzel çatı gökyüzüdür.
"Yol boyu Zarif zurnasını üfledi. Cemafer'in yarım bıraktığı nağmeler, Zarif çaldıkça tamamlanıyordu. Hasret, içindeki hikâyenin sözcüklerini bir dua gibi mırıldanıyordu durmadan. Sözcüklerle notalar, içleri boşalmış kovanlar gibi dağılıyorlardı çevreye. Yakarını Hasret'le Zarif'in etinde bırakıyordu."
Dördüncü Bölüm, Islak Oğlan'da iki öykü var. İlk öykü: Dön Dolaş Hep Aynı Ova. Kasım Emin'in dilinden hem oba hem öykü hem göç anlatılır. Öykünün sonunda bir karşılaşma yaşanır,  Zarif kimdir, Kasım Emin kim; işte burada durup düşünmek zamanıdır.
"İnip çıkıyordu zurnanın sesi. Bükülüp kıvrılıyordu. Kat yerlerinin arasında, sandık bekleyen kumaşlardaki naftalin gibi saklı duruyordu acı. Katıksız bir neşe içinde gibi görünseler de bunu hep tutuyorlardı akıllarının bir köşesinde."
İkinci öykü: Bir Galon Şarabı Ziyan Etmiş Yine. Ölüme yatan Kasım Emin'in hikâyesi anlatılır, ıslak oğlan başında onu uyandırmaya uğraşmaktadır.
"Derin bir uykudaydı Kasım. Uyku da değildi sanki, ölmeye niyetti. Aşkla umutsuzluk, derin bir yarık açmıştı ruhunda ve oradan şarap dolmuştu içeri. Aklı, yüreği, ruhu uyuşmuştu bu yüzden. Kaç zaman oluyordu yitirmişti sözcüklerini. Bu şehre geldi geleli bir rüyanın içindeydi ya, şimdi en ağırındaydı."
Beşinci bölüm, Sevgül dört öyküyle en kalabalık bölüm. İlk öykü: Arif'in Bildiği Neydi? Zurna'nın peşindeki Topuz ile Arif çıkar karşımıza, Kel şehrinin insanlarıdır. Yarayı bilirler de bilmezden gelirler kanatmamak için, susmak konuşmaya yeğdir.
"Nehrin akışı önüne bir kaya çıktı. İmkânı yoktu çarpmamanın. Çarptım, kırıldı her yanım. Gövde kaygansa da oyukları arasına tıkılı kaldı bedenim. Bir tarafa gidemedim."
İkinci öykü: Gelinde Bir Uçurum. Öykünün ismi, kendisiyle ilgili her şeyi açıklıyor zaten.
"Gelinle damadın göğüslerine takılı altınların ışıltısı vardı üzerlerinde. Ondan gerisi bitimsiz karanlık. Hele gelinin yüzünde bir uçurum fazladan. Bakan gözünü kaçırdı."
Üçüncü öykü: Hasretin Aklında Bir Acı Ceviz. Hasret'in hikayesi de Kel şehrindeki diğer kızların hikâyesine benzer ama kimse duyup bilmek istemez.
"Kapkara bir yağmur, belli bulutundan. Akacak, yıkamayacak, arındırmayacak. Kiri pası akıtmayacak şehrin üzerinden. Yapışkan bir sıvı, sıkıntılı. Neydi bu başımızın üstünde dönen."
Dördüncü öykü: Bacchus'a İçelim. Bir bağ evinde Hasan Hoca ile Arif'in karşılıklı dertleşip Bacchus şerefine bardak tokuşturdukları geceye konuk oluyoruz. Kel şehrinin insanlarının akıbeti eski yazıyla dolu yıpranmış kağıtlarda saklı olabilir mi? Yoksa yazılan da, anlatılan da hep aynı hikâye midir?
"Masadaki kâğıtları topladım. Islanmasınlar diye koynuma tıkıştırdım hepsini. Sanki ben böyle yapınca onu bir acıdan kurtarmışım gibi geldi."
Altıncı bölümün Kasım Emin'in adını taşıyor ve bir tek öyküyle bitiyor. Bir Külah Güllü Lokum. Ölüme yattığı uykusundan uyanan Kasım Emin yazmaya başlar. Ne yazar, kime yazar, yazdıkları ne olur?
"Benim duyup hissettiğim buydu ya, lakin günler sonra içime düşenler biçim değiştirip yeniden şekillenmeye başladı o boşlukta. Oraya bir başlı giren ne varsa yedi başlı ejderha olup çıkmaya hazırlanıyordu. Biriken, durduğu yerde çoğalıyor da harf harf, sözcük sözcük akmaya niyet ediyordu. Dayanamadım."
Topuz son bölümün ismi ve yine tek öyküyle kapanıyor kitabın kapağı. Öykünün adı: Kuyruğunu Yutmuş Yılan. Yani bir fasit daire ya da girişi çıkışı olmayan bir çember; zulüm başladığı yere geri dönüyor ve hep devam ediyor.
"Şimdi girim suya, çıkın sudan. Zulüm ile suda boğulanın ruhunu karşılayın. Arının bu suyun aklığıyla. Önümüzdeki yıla tertemiz girin."
Öyküler hakkında kısa alıntılarla birkaç söz söyledikten sonra diğer özelliklerinden de bahsetmek gerekir. Bağlamlı öykülerden oluşan kitapta doğrusal bir zaman akışı yok. Zamanın dışındaymış gibi büyülü bir zaman ve mekânın içinde geçiyor hikâye; mitolojik altyapısı ve yazarın masal ögeleri içeren dili de bu duyguyu güçlendiriyor.
Kitaba adını veren fasit daire teması, öykülerdeki kadın karakterlerin içinde oldukları toplumsal çemberi kırıp dışına çıkmalarını önleyen bir baskıyı temsil ediyor. Bölümler öykülerde yer alan ve toplumun genel davranış biçimine karşı duran, zurnanın sesine kulak veren, söyleyecek sözü olan kahramanların isimleriyle ayrılmış birbirinden.
Her kahramanın hikâyesi bir diğerininkini çağrıştırıyor dolayısıyla kuyruğunu yutmuş bir yılan ya da bir fasit daire gibi kendi üzerine kapanan, sürekli tekrarlanan çıkış arayışındaki insanı anlatıyor. Diğer yandan farklı kültürlerle bir arada yaşamak, ötekini kabullenmek, bireysel farklılıklara hoşgörüyle yaklaşmak, bireyin kendi aidiyetleri içinde hapsolması temaları da gözden kaçmıyor.
Siz okurken öykülerde "Baba Fingo"yu aramayı da unutmayın...

11 Mart 2019 Pazartesi

Kimin Hikâyesidir Anlatılan?



Bahar kapıyı çalıp mimozalar etrafı sarıya bürüdüğünde ada seferleri de hızlanır. Ben de her bahar yolumu adalara düşürenlerdenim. Hepsini ayrı severim de Burgaz Ada'nın yeri bir başkadır okur yazar takımı için. Burgaz Ada demek Sait Faik demektir; kuşlar, balıklar,balıkçılar, deniz, güneş, rüzgâr demektir; bin öykü, bin bir kelime, bir sızı, İstanbul demektir.

Sait Faik Abasıyanık tutkun olduğu yazma işine hayatı boyunca üç kez ara verir: İlkin babasının ölümü, ikinci olarak Medarı Maişet Motoru'nun toplatılması ve son olarak hastalanması... Toplatılmasıyla yazarını yazmaya küstürecek kadar önem taşıyan Medarı Maişet Motoru'nun hikâyesi nedir peki?

*** Bu yazı romanın özeti değildir ya da konusu hakkında okuyana pek fikir vermeyebilir ki buna özellikle dikkat edilmiştir. Belki bu romanı okumaya özendirebilir  ya da okuduysanız biraz daha derinden bakmaya yarayabilir.***



Öyküleriyle insanı ve doğayı anlamayı ve anlatmayı bir yaşam biçimi olarak gören Sait Faik insana, erdeme, iyiliğe sımsıkı sarılma çabasındaydı. Burgaz Ada'daki yaşama, çalışkan ve dürüst insanların çabalarına, yardımseverlik ve iyiliklerine tanık oldukça insanlığa dair umudu çoğalıyordu.
“Nasıl bir dünya mı? Haksızlıkların olmadığı bir dünya… İnsanların hepsinin mesut olduğu, hiç olmazsa iş bulduğu, doyduğu bir dünya… Hırsızlıkların, başkalarının hakkına tecavüz etmelerin, bol bol bulunmadığı… Pardon efendim! Bol bol bulunmadığı ne demek? Hiç bulunmadığı bir dünya."
Sözleriyle aslında özlemini çektiği yaşamı hikayelerinde tarif ediyordu.

Dört bölümden, neredeyse dört ayrı hikayede oluşur roman. Her bölüm kendi içinde bir adadır ve kendi kahramanlarının hikâyelerini anlatır. Sait Faik'in sesi zaman zaman bir anlatıcı olarak duyulsa da Melek, Hikmet, Ali Rıza, Fahri üzerinden okuruz anlatılmak isteneni.
Birinci bölümde Berber Dimitro'yu, Ali Rıza ile kızı Melek'i ve evlatlık olarak yanına aldığı Hikmet'i tanırız Burgaz Ada'nın sokaklarında. Tam onların hikayesinin izini sürerken ikinci bölümde bu kez İstanbul'un Maçka semtinde bir burjuva ailenin salonuna konuk oluruz. Bu bölümün karakterleri de bu kadar değildir. Yerler ve mekanlar değişir, Fahri dayısının yanına Adapazarı kırsalına doğru giderken Dalgıç Ragıp ve daha sonra Öğretmen Asım ile tanışırız. Bu iki karakter yazarın hayal ettiği dünyayı, onun güzel insanlarını resmederler ikinci bölümde.
"Acaba bütün insanların hayatı da bu şekilde birtakım kopuk, yarım şeritlerden mi ibarettir? Romanlarda olduğu gibi bir başlangıç, bitiş arzu ediyordu. Her yarım şey yahut her bütün fakat az şey, onda inkisarlar, hüzünler yaratıyordu. Fakat yine de düşündü ki bu yarım şeylerdir ki ona yeni yeni yaşamak hamleleri vermiştir. Fakat ne de olsa fahri bir maceranın, bir romanın, başlayıp biten bir vak’anın içine kendini atmak istiyordu."
Uykuya dalmadan önce Fahri'nin zihninde yankılanan bu sözler, metnin yazarı tarafından
kahramanına bahşedilen bir farkındalıktır. Fahri de içinde yer aldığı hikâyenin bir parçasıdır ve o hikâye de aynı hayat gibi sonu belirsiz, yarım, kesintili birtakım insanların hikâyeleriyle doludur. Bu hikâyeler bazen birbiriyle kesişir bazen teğet geçer bazen de birbirlerine hiç değmeden, birbirini fark etmeden geçip giderler yaşamdan. Birbirlerine  dokunan ya da dokunmadan geçip giden bu hayatlar ve hayat hikâyeleri, metnin içinde birbiri ardına gelerek okura zengin kurmaca yaşamlar sunar. 
Üçüncü bölüme geçtiğimizde Fahri ile Melek'in yollarının kesiştiği zamanın içinde buluruz kendimizi. Her hikâye gibi bunun da doğru, yanlış, anlaşılmamış, yanlış anlaşılmış tarafları vardır. Fahri de Melek de kendi hikâyelerini anlatamazlar bir türlü ama bu arada gözden kaçan, hep geride duran Hikmet'in hikâyesi yavaş yavaş kendini dokur. Dördüncü bölümde Hikmet'in hikâyesi diğer bütün insanların hikâyesini içine alır.
Medarı Maişet deyiminin anlamı "geçim aracı" olarak geçiyor sözlüklerde... Belki "ekmek teknesi" demek de yanlış olmaz. Bir türlü dümenine geçemedikleri bu tekne, kahramanların yaşam mücadelesini de simger. O mücadele tıpkı insanın denizle/doğayla mücadelesi gibi tüm ağılığıyla kahramanların omuzlarına çöküp onları savurup atar. Yine de yaşam devam ettiği müddetçe insanın hayalleri de, umudu da tükenmiyor.
Her bölümde okurun içine girdiği metin tam anlamıyla bitip sona kavuşmadan yazarın noktayı koyması "insan var olduğu sürece hikâyesi de devam edecektir" fikrini güçlendiriyor.
Romanın dört bölümü farklı hikayelerden, değişik karakterlerden oluşarak bütünlüklü bir hikâye/roman görüntüsü vermese de yazar duygusal bütünlüğü yakalayarak metne roman karakterini kazandırmış.
Bir diğer açıdan bakıldığında "yazmak edimi" de Sait Faik Abasıyanık için bir medarı maişet motorudur, yazmaktan başka bir biçimde hayatını kazanma yoluna gitmemiş ve o tekneyi yüzdürmek için mücadele etmiştir.
Kimin hikâyesidir anlatılan?


Sait Faik Abasıyanık

1905 yılında Adapazarı'nda tüccar Mehmet Faik Bey ile şehrin ileri gelenlerinden birinin kızı Makbule Hanım'ın bir oğlu oldu. İsmini Mehmet Sait koyarlar. Mehmet Sait, yabancı dilde eğitim yaptığı için halk arasında "gavur mektebi" diye anılan bir özel okula gönderildi. Abasızzadeler ya da Abasızoğulları olarak anılan aile Mehmet Bey'in tayini işleri tayini sebebiyle 1910 ile 1913 arasında Karamürsel'de yaşar. O dönemde "haşarı bir burjuva çocuğu" olduğunu söyleyen Sait Faik'i arkadaşları da "Abasızın Mançuko" diye çağırırlardı. İlkokulu bitirdikten sonra Adapazarı İdadisi'ne devam eden Mehmet Sait'in ailesi, 1920'de Yunan işgali sebebiyle diğer akrabalarıyla birlikte önce Düzce'de, ardından Bolu'da ve son olarak da Hendek'te yaşadı. Bu dönemde eğitimine ara vermek zorunda kaldı. Soyadı Kanunu çıktığında, oğullarının isteğiyle  Abasıyanık soyadını alan aile çocuklarının eğitimi için İstanbul'a taşındı. Daha sonra Sait Faik ismini alacak olan Mehmet Sait ve kırk bir arkadaşı Arapça öğretmenleri Seyit Salih Efendi'nin sandalyesine iğne koyduğu için okuldan atıldılar. Öğrenimini Bursa Erkek Lisesi'nde tamamlayan ve ilk öyküsü olan İpekli Mendil'i bu okulda, edebiyat dersi ödevi olarak yazan, "sınıfta sakin ve dalgın, bahçede yalnız" olarak tanınan yazarın parlak bir eğitim hayatı olmadı.
Liseyi bitirip İstanbul'a döndükten sonra yazmaya devam etti, yazdığı hikâyeleri ve şiirleri çeşitli dergilere, gazetelere gönderdi. İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi'ne iki sene devam ettikten sonra Uygurca öğrenmek istemediğini söyleyerek okuldan ayrıldı. 1929'da Uçurtmalar isimli hikâyesi Milliyet Gazetesi'nde yayımlanmış. Sait Faik, İstanbul Üniversitesi'nde okuduğu dönemde sıklıkla  Beyoğlu'nda dolaşması, evinin ve okulunun yakınındaki Şehzadebaşı kıraathanelerine gitmesi sayesinde sanat ve edebiyat çevreleriyle tanışmaya başlamıştı. 9 Eylül ile 23 Eylül 1930 tarihleri arasında, on öyküsü ve bir yazısı Hür Gazete'de yayımlanmıştı ama daha sonra bu öykülerin hiçbirini kitaplarına almadı.

1931 yılında babasının isteğiyle iktisat eğitimi almak için gittiği Lozan'da on beş gün kalıp sıkıcı bularak terk etti. Fransa'ya Grenoble'a giderek Fransızca öğrenmek için Champollion Lisesi'ne devam ettikten sonra üç dönem boyunca Grenoble Üniversitesi Edebiyat Fakültesi'nde okudu. Orada bulunduğu günlerde Paris'e, Lyon'a, Strazburg'a gitti. 1934 yılında onların isteğiyle Nişantaşı'nda Rumeli Caddesi üzerindeki Rumeli Apartmanı'na yerleşmiş olan ailesinin yanına döndü. Sait Faik, İstanbul'a döndükten sonra, Halıcıoğlu'ndaki Ermeni Yetim Mektebi'nde Türkçe öğretmenliği yapmaya başlamıştı ama okula sürekli geç kalıyor, geç kaldığı süre hesaplanarak maaşından kesiliyordu. Öğrenciler üzerinde hakimiyet kuramaması sebebiyle okul idaresiyle arasında geçen tartışma, disiplin sorunları nedeniyle öğretmenlikten ayrıldı. Babası, onun için bir zahireci dükkânı açmış ve ortaklarından birini de oğluyla birlikte çalışması için dükkâna yerleştirmişti ama Sait Faik, işlerle ilgilenmediği için altı ay sonra dükkânı babasına boş olarak teslim etti.
Bu günlerde giderek yazmaya ağırlık verdi, André Gide'den çeviriler yaptı. Fransa anılarından oluşan öyküleri Varlık Dergisi'nde yayınlandıktan sonra, 1936'da babasının desteğiyle ilk hikâye kitabı Semaver yayımlandı. Sait Faik, bu sevincini yıllar sonra Hallaç isimli öyküsünde anlattı. Yazmaya devam etti ama bir mektubunda kendisinin bahsettiği gibi aylaklığı sebebiyle yazdıklarını orada burada unutuyor aynı zamanda da yazdıklarının okunmadığını düşünerek küskünlük yaşıyordu.
Ruh sağlığının uygun olmadığını gösteren bir rapor alarak askerlik görevini yapmadı.  Bu raporun ne için, ne şartlarda verildiği bilinmemekle birlikte Sait Faik'in  bir kavga sırasında söz konusu raporu cebinden çıkarıp Aziz Nesin'e gösterdiği biliniyor.


1938 yılında, babası Burgaz Ada'daki köşkü satın aldı ve Mehmet Faik Bey, 29 Ekim 1938'de bu köşkte bronşit sebebiyle vefat etti. Sait Faik, babasının ölümünden sonra kışları Nişantaşı'nda, yazları ise Burgaz Ada'da yaşamaya başladı. 1939 yılında on altı hikâyeden oluşan ikinci kitabı Sarnıç yayımlandı. 1940 yılında yayınlanan üçüncü hikâye kitabı Şahmerdan'da yer alan Çelme isimli hikâyesiyle, halkı askerlikten soğutmakla suçlanarak askerî mahkemeye verildi. Bu öykü kitap yayımlanmadan önce ilk olarak Kurun gazetesinde, ikinci olarak ise Varlık Dergisi'nde yayınlanmıştı. Sait Faik, 10 Eylül 1940'ta yapılan duruşmaya katılmak üzere Ankara'ya giderken yanında annesi Makbule Hanım vardı. Orhan Veli Kanık, Abasıyanık'a o dönemde yazdığı bir mektupta "... bu arada Çelme hikâyesini buldum ve okudum ve başına bu işi açanlara küfrettim. Harika hikâye azizim..." diye yazarak destek oldu.Sonuçta, yazar davadan beraat etti ama annesi yazma hevesinin başına bela açmaktan başka bir işe yaramadığını söyleyerek oğlunun yazarlığa devam etmesine karşı çıktı.

Bu davanın ardından Sait Faik uzun süre kitap yayımlamadı. Bir işle uğraşmak için Haber-Akşam Postası isimli gazete adına muhabirlik yaptı. Mahkemelerde röportaj yapan yazar, bu işe bir ay dayanabildi; 28 mahkeme röportajı yazmıştı. Öykü tadındaki bu yazılar 1956 yılında Mahkeme Kapısı ismiyle kitaplaştırıldı. 1940 ile 1948 yılları arasında dergilerde öyküleri yayınlandı. 4 Ekim 1940 ile 21 Şubat 1941 tarihleri arasında Yeni Mecmua dergisinde tefrika edilen Medarı Maişet Motoru'nu 1944 yılında kitap olarak bastırmaya karar verdi. Fakat, hiçbir yayınevi kitabı yayımlamayı istemedi. Annesinden aldığı parayla kitabı bastırabilmesi için Yokuş Kitabevi'nin sahipleri Agop Arpad ve Burhan Arpad yardımcı oldu. Medarı Maişet Motoru, kısa bir süre sonra Bakanlar Kurulu kararı ile toplatıldı. Sait Faik, Medarı Maişet ismini ilk kez Vakit Gazetesi'nde yayınlanan Bir Balık Avı Hikâyesi'nde kullanmıştı. Kitap, 1952 yılında, Varlık Yayınları tarafından yeniden basılırken, Abasıyanık, kitabın ismini Birtakım İnsanlar, romanda geçen Medarı Maişet Motoru'nun ismini ise Ceylan-ı Bahri olarak değiştirdi. Medarı Maişet Motoru'nun ilk baskısından sadece 99 adet satılabildi.

Çelme davasının ardından Medarı Maişet Motoru da toplatılınca, yazarın yazın hayatı bir kere daha yavaşladı. Çok az öyküsünün yayınlandığı o günlerde ya balığa çıkıyor ya da aylak geziyordu. Beyoğlu'na sık sık gittiği bu dönemde Şişli'de Bulgar Çarşısı Kırağı Sokak'taki (artık Nakiye Elgün Sokak) evleri İkbal Apartmanı'nda kalıyordu. Bekâr hayatından sıkıldığında adaya annesinin yanına dönüyordu. Bu kırgınlık ve yalnızlık döneminin etkisini taşıyan hikâyelerden oluşan kitabı Lüzumsuz Adam'ı 1948 yılında yayımladı. Abasıyanık, kitaba ismini veren hikâyeyi ilk yazdığı günlerde ona isim bulamamıştı. Bu öyküyü okuyan Yaşar Nabi Nayır, daha önce Sabahattin Ali'den duyduğu "Lüzumsuz Adam"ı önerdi. Bu ismi çok beğenen Sait Faik, onu, hikâyesinde kullandı.

1948 yılında siroz teşhisi konmuştu. Bunun üzerine çok düşkün olduğu içkiyi kesip perhize başladı. Arada sırada gelen sıkıntıları ve tehlikeli krizleri de bu yolla atlatmaya çalıştı. Sık sık doktorlara da görünmesine rağmen hastalığının kötüye gitmesi üzerine 1951 yılında Fransa'ya gidip orada tedavi olmaya karar verdi. Ama Paris'te sadece beş gün kalıp, İstanbul'dan uzakta öleceği ve tedavinin ağırlığının korkusu ile geri döndü. Paris'teki doktorlar, Sait Faik'e ciğerinden parça almaları gerektiğini söyleyince yazar paniğe kapılmıştı. Paris yolculuğunun ardından büyük bir umutsuzluğa düşen, Abasıyanık, aynı zaman yazarlık kariyerinin en verimli günlerini geçirmeye başladı. Aynı yıl Havada Bulut, Kumpanya ve Havuz Başı isimli kitapları yayınlandı. Yazılarında ölüm teması görülmeye başlandı. İlk zamanlar oyalanmak için sık sık resim sergilerine, şiir toplantılarına ve tiyatroya giderken daha sonraki günlerde, çok sevdiği İstanbul'dan nefret etmeye başladı. 1952 yılında Son Kuşlar'ı yayınlandı.



1953 yılında Amerika Birleşik Devletleri'ndeki Mark Twain Derneği, çağdaş edebiyata yaptığı katkılardan ötürü yazara onur üyeliği verdi. Sait Faik'ten önce Türkiye'den Mustafa Kemal Atatürk'e verilen bu ödülü almasına kimileri karşı çıksa da yazar ödülü sevinerek kabul etti.
"Demek ki şimdiden sonra dünya çapında bir hikâyeciyi anmak için kurulmuş bir cemiyete dünyanın dört bucağından kendi halinde hikâyeciler de seçilecek."
Yine 1953 yılında, Kayıp Aranıyor isimli romanı ve Şimdi Sevişme Vakti isimli şiir kitabı yayımlandı. 1954 yılında ise Alemdağ'da Var Bir Yılan ile Georges Simenon'dan çevirdiği Yaşamak Hırsı isimli kitap çıktı. Tedavisini yarım bıraktığına pişman olmuştu. 23 Ocak 1953'te Paris'e gidebilmek için bir kere daha pasaport aldı. Ama bu pasaportu hiç kullanamadı. 5 Mayıs 1954 günü yaşadığı krizden sonra hastaneye kaldırıldı ve 11 Mayıs'ta vefat etti. Cenazesi 12 Mayıs 1954'te Şişli Camii'nden kaldırılarak Zincirlikuyu Mezarlığı'na götürülürken, Abasıyanık'ın isteği üzerine Kırağı Sokağı'ndaki evlerinin önünden geçirildi.





19 Şubat 2019 Salı

Aldatan Kadınlar ve Yazan Erkekler


Dünyaya geldiğimiz andan itibaren farklılıklarımızın bilinciyle büyüyor, kendimizi böyle tanımlıyoruz. Ait olduğumuz yeri belirleyen inançlarımız, yaptıklarımız, seçimlerimiz, yaşadığımız toprakların da ötesinde hatta bütün bunlardan daha önemli olarak kadın ya da erkek oluşumuz.
Cinsiyet denen bu olgu toplumdaki yerimizi, değerimizi, bize biçilen rolleri, bizden beklentileri biçimlendiriyor. Günlük yaşamdaki tanımlarımızda bile cinsiyetçi ifadeler kullanmıyor muyuz? Gebe olduğunu bildiğiniz arkadaşına ilk sorduğumuz soru ne? Bu sorular ve elbette bildiğimiz yanıtlar uzayıp gider. 
İnsanlık toplu yaşama alışkanlığını kazandığından beri, kutsal metinlerin de büyük desteğiyle cinsiyetlere ait roller belirlenmiş ve biçimlenmiş. Kadının ve erkeğin ne yapması, nasıl yaşaması gerektiği kendisine büyük bir başarıyla belletilmiş. Bunun sonucunda kadın, erkeğe göre ve onun bakış açısıyla tanımlanmış. Birey ve öznel olmaktan uzak, kendisine dayatılan rolleri benimsemiş. Bu kültürel kodlamayla gelenekselleşen kadın kimliği de yaşamın hayhuyu içinde anadan kıza, geline; nesilden nesile aktarılagelmiş.
Dinler, savaşlar, endüstrileşme, modernleşme, küreselleşme, popüler kültür, işsizlik, yoksulluk derken kadının aile içindeki konumu da, gelirin aile içindeki dağılımı da, sosyal hakların kullanımı da hepten eşitlikten uzaklaşmış.
Yirminci yüzyılda kadın yol ayrımına geldiğinde ya toplumsal normları kabul ederek yaşamak zorunda olduğunu ya da kendi olabilmek için çabalaması gerektiğini fark etmiş. Toplumun ve ailenin namusunu olduğu gibi kadının sırtına yükleyen erkekler tarafından eğitim, çalışma, hayata aktif katılma hakları elinden alınmışken ya da sıkı bir kontrol altındayken bu varoluş çabasını sürdürebilmek de kolay olmamış tabii. Kendi olmaya çabalamanın, görünür olmanın yollarından biri olan evlilik; kendi evine, kendi eşyalarına, görece kendi hayatına sahip olmanın da yolu gibi görünmüş hâlâ da görünmekte pek çok kadına. Aşkla evlenip, bir ömür boyu el ele yaşayacağına, korunup kollanacağına, mutlu olacağına, kuralları aşmış, toplumsal kabul görmüş olacağına inanırken bir de bakmış ki yaşayacak başka bir yeri olmadığından içinde kaldığı, gittikçe eksildiği, kaybolduğu bir kapanın içine kıstırılmış. Diğer yol ise belki daha zor ama kadının hamurunun isyandan, üretmekten, mücadeleden karıldığını da unutmamak lazım. Direnen, değişen, güçlenen kadın kendisi için konulmuş kuralların dışına çıkmış, kendini yeniden yaratmış.
Tüm bu kuşatılmışlık içinde bile erkeğin onurunu, toplumun düzenini en çok zedeleyen kadının namusu olmuş ki bunun da bir bedeli olmuş, olmakta ve kim bilir ne zamana kadar da ödenecek. Yine de kadın kendi sırtında taşıdığı o namus belasının ağırlığını erkeklerle paylaşmakta hatta namusun yalnızca bacak arasında gezinen bir şey olmadığını anlatmakta çok kararlı.

Kadın, erkek, namus dedikten sonra sıra geldi aldatma meselesine.
Edebiyata bolca malzeme sağlayan aldatma ta Homeros'a kadar dayansa ve Helen uğruna Truva yanıp yıkılmış olsa da sözü Shakespeare'den başlatalım.
1593 yılında yazmış olduğu Lucretia'ya Tecavüz isimli şiirinin, şairin ölümüne kadar altı baskı yapmış olması, okuma yazma oranının son derece düşük olduğu bir dönemde bile oldukça ilgi çektiğini gösteriyor. Anlatılan Romanlı iki komutan olan Tarquinius ile Collatinus ve eşi Lucretia'nın hikayesidir. Kısaca özetlersek Tarquinius bir gece güzel Lucretia'ya tecavüz eder, ağlayarak af dilese de Lucretia onu lanetler. Savaş meydanından dönen kocası Collatinus, babası ve diğer soylulara onları anlatır ve hepsinden intikamının alınacağına dair söz vermelerini ister. Herkesten söz aldıktan sonra tecavüzcüsünün ismini açıklar hemen ardından kendini bıçaklayarak intihar eder.

Balzac, Vadideki Zambak'ta evli olduğu halde genç Felix de Vandenesse'ye aşık olan Madam de Morsauf'e kocasını aldatmasa bile aşkın bedelini kederinden hastalanmakla, mide kanserinden ölmekle ödetir.

Emma Bovary ise kocası Charles ile yaşadığı sahte ve anlamsız evlilik yerine okuduğu kitaplardaki gibi arzularının peşine düşmek ister. Noter katibi Leon ile yaşadığı platonik aşkın sonrasında kaba bir toprak ağası olan Rodolphe'un metresi olur ve sonunda yine  Leon'un kollarına atılır. Birikmiş borçlar, kalp kırıklıkları, arzuladığı yaşama asla kavuşamayacağını fark etmesiyle yüzeye çıkan utanç tüm direnişini kırar. Arsenik içerek intihar eder. Kendi yaşamının öznesi olmak için arzularının peşinden koşan Emma erkek egemen toplumun nesnesi haline gelmiştir.

Tolstoy'un Anna Karenina karakterini Puşkin'in büyük kızı Maria'dan esinlenerek yazdığı söylenir. Yine söylentilere göre Anna'nın kendini trenin altına atarak intihar etmesini aynı şekilde intihar eden komşu kadından, evlilik dışı hamileliğini de kendi kız kardeşinden ilham almıştır. Edebiyat hayatı taklit etmiyor da ne yapıyor işte... Anna kocasını aldatırken aşkı aramaz; aşkını belli etmeyen, yenilemeyen, sürdürmeyi beceremeyen kocasının karşısında ona aşık olan ve kendine aşık etmeyi bilen genç bir subayın peşine takılır. Çevre baskısına cesurca göğüs gerer ama sevdiği adamla kocası arasında kalmanın hem de birbirinden pek de farkı kalmamış iki ilişki arasında kalmanın bedelini canıyla öder. Onu ölüme götüren iç dünyasındaki keder ve karmaşadır.

Anna ve Emma kendi hikayelerinin kahramanıyken Madam de Renal öyle değildir. Stendhal Kırmızı ve Siyah'ta Julien Sorel'in dönüşümünü anlatır. Ancak bu dönüşümün mimarı Madam de Renal'dir. Onun ölümü Anna ve Emma gibi ayrıntılarıyla sunulmaz okura. Önemsenmez, o da Sorel'in özne olduğu hikayenin içinde Sorel'in ve Stendhal'in nesnesidir.

Çok daha yakından tanıdığımız Aşk-ı Memnu romanındaki Bihter ise hem annesinin kötü isminden kurtulmak hem de parası için evlenir Adnan Bey'le. Evliliğinde bir türlü bulamadığı duygusal ve tensel mutluluğu aynı çatı altında yaşadığı Behlül'de bulur. Onu öfkeli ve kederli bir kadın haline getiren bu yasak aşk aynı zamanda annesine benzeme düşüncesiyle kendi iç dünyasındaki çatışmayı da güçlendirir. Sonuç intihardır.

19.yüzyılda yaşamış pek muhterem erkek yazarların kaleminden çıkan bu eserlerde toplum eleştirisi olduğu kadar toplumun kendisine biçtiği role sığmayan, arzularının ve hayallerinin peşinden giden kadınların ödemek zorunda oldukları büyük bedel hikaye edilmiştir. Ama hikaye eden erkek, hikaye edilen kadındır. 
Aradan çok da fazla zaman geçmeden 20.yüzyıl eserlerine göz attığımızda aynı hikayenin kadınlar tarafından yazıldığında nasıl da değiştiğini görebiliriz. Pek uzağa gitmeden Sevgi Soysal'dan Tante Rosa, İnci Aral'dan Ölü Erkek Kuşlar, Adalet Ağaoğlu'ndan Ölmeye Yatmak ve daha niceleri sayılabilir elbette.
Bir yandan Ursula K.Le Guin'den Karanlığın Sol Eli'ni okuruyup diğer yandan Madam Bovary'ye göz atmam gerekince böyle bir yazı çıktı ortaya. Biraz uzun oldu, affola ;)

17 Ocak 2019 Perşembe

Gergedan'da Yeni Dönem: Gözyaşları Gereklidir



Gergedan'da "Dünya Edebiyatı" ile buluşmaya devam ediyoruz.

4 Şubat'ta başlayacak yeni dönem programımızın ismi/konusu: Gözyaşları Gereklidir

Fatma Burçak ile distopyanın karanlık sularında dolaştıktan sonra Fransız Edebiyatının varoluşçu yazarlarından varlığın anlamına ve özgürlüğe mahkûm olan insana dair hikâyeler konuşulacak.

Sekiz hafta sürecek programda aşağıdaki kitaplar okunacaktır.



04 Şubat 2019 Pazartesi   Cesur Yeni Dünya, Aldous Huxley

11 Şubat 2019 Pazartesi   1984, George Orwell

18 Şubat 2019 Pazartesi   Fahrenheit 451, Ray Bradbury

25 Şubat 2019 Pazartesi   Karanlığın Sol Eli, Ursula K. Leguın

04 Mart 2019 Pazartesi    Varoluşçuluk           üzerine birkaç söz

11 Mart 2019 Pazartesi    Duvar, Jean-Paul Sartre

18 Mart 2019 Pazartesi    Veba, Albert Camus

25 Mart 2019 Pazartesi    Moskova'da Yanlış Anlama, Simone de Beauvoir



Unutmayın pazartesi günleri 11.30'da, Gergedan'da

Bilgi için Gergedan Kitabevi


0216 350 2766

0549 609 5546

3 Ocak 2019 Perşembe

2018'de Ne Okudum?

En çok sorulan soruya yanıt olarak, işte geçtiğimiz yıl boyunca okuduğum kitaplar. Roman, öykü, araştırma, biyografi,çocuk kitabı, gezi kitabı... farklı türlerden oluşan yetmiş altı kitaplık bir liste.



Bir Yılbaşı Öyküsü, Vladimir Dudintsev
Göçüp Gidenler Koleksiyoncusu, Şermin Yaşar
Macbeth, Jo Nesbo
Bir Fasit Daire, Berna Durmaz
Fırtına, William Shakespeare
Hırçın Kız, William Shakespeare
Macbeth, William Shakespeare
Yetişkinler İçin Shakespeare, Foley-Coates
Soneler, William Shakespeare
Muhteşem Will, Stephen Greenblatt
Sen de Kendi Hikayenin Kahramanısın, Kendre Levin
İsa'ya Göre İncil, Jose Saramago
Cebelavi Sokağı'nınÇocukları, Necip Mahfuz
Kabil, Jose Saramago
Diablo'nun Günlüğü, Bahar Yaka
Siddartha, Hermann Hesse
Okuma Üzerine Yakın Okumalar, Carmen Callil
Labirent, Burhan Sönmez
Yirminci Yüzyıl Filmini İzlediğim Akşam..., Kazuo Ishiguro
Ficciones, Jorge Luis Borges
Eyvah Kitap, Mine Soysal
Karşı Pencere, Sevim Ak
Seksek, Julio Cortazar
Adı Yağmur, Leyla Çapan
Haritada Kaybolmak, Vladimir Tumanov
Kraliçeyi Kurtarmak, Vladimir Tumanov
Zaman Çok ve Zaman Yok, Brigitte Labbe
Zaman Hırsızı, Clive Barker
Saat Kaç, John Berger ve Selçuk Demirel
Bir Deliler Evinin Yalan Yanlış Kısa Tarihi, Ayfer Tunç
Beş Sevim Apartmanı, Mine Söğüt
En Uzak Sahil, Ursula K. Le Guin
Atuan Mezarları, Ursula K. Le Guin
Yerdeniz Büyücüsü, Ursula K. Le Guin
Sözcüklerdir Bütün Derdim, Ursula K.Le Guin
Ölü Kelebeklerin Dansı, Hüsnü Arkan
Puşkin Tepeleri, Sergei Dovlatov
Montano Hastalığı, Enrique Vila-Matas
Şeker Portakalı, Vasconcelos
Kızıl Saçlı Kontes, Adnan Binyazar
Yeraltından Notlar, F. Dostoyevski
Atları Bağlayın Geceyi Burada Geçireceğiz, Melisa Kesmez
Kağıt Ev, Carlos Maria Dominguez
Dümeni yaratıcılığa Kırmak, Ursula K. Le Guin
Hızlı ve Yavaş Düşünme, Daniel Kahneman
Kısa Öykünün Büyük Ustaları, Celal Üster
Hissedilen Zaman, Marc Wittmann
Lizbon Her Turistin Görmesi Gerekenler, FernandoPessoa
Çanlar Kimin İçin Çalıyor, Ernest Hemingway
Yaşlı Adam ve Deniz, Ernest Hemingway
Kilimanjaro'nun Karları, Ernest Hemingway
Romancı Hanımlardan Hanım İşi Romanlar, George Eliot
Ölümsüz Hemingway, Clancy Sigal
Körlük, Jose Saramago
Mülksüzler, Ursula K. Le Guin
Çukur, Andrey Platonov
Yeryüzü Cennetlerinin Sonu, Nail Bezel
Ütopya Edebiyatı, Gregory Claey
Demir Ökçe, Jack London
Kadınlar Ülkesi, Charlotte P. Gilman
Zaman Makinesi, H.G. Wells
Çok Özel İsimler Sözlüğü, Müge İplikçi
Utopia, Thomas More
Yeryüzü Cennetleri Kurmak, Nail Bezel
Kadınlar Savaşı, Aristophanes
Katharina Blum'un Çğnenen Onuru, Heinrich Böll
Romancı Yönüyle Heinrich Böll, Gürsel Aytaç
Kral Oidipus, Sophokles
Yüksek Topuklar, Murathan Mungan
Buddenbrooklar, Thomas Mann
Mektuplar, Hesse & Mann
Kırgınlık, Nihan Kaya
Uyanan Güzel, Jale Sancak
Malina, Ingeborg Bachman
Profesör Kant'ın En Çılgın Günü, Jean Paul Mongin
Kalp Zamanı, Bachman; Celan