5 Kasım 2018 Pazartesi

İlk Kesik



İncecik kesikten sızan kan görünmesin diye üzerimdeki mavi hırkanın iliğine bastırıp duruyordum başparmağımı. Canımın acısını hatırlıyorum, kaç yaşında olduğumu anımsamıyorum. Ama "acı"nın belleğimde bıraktığı ilk izdir o anı.

Babam tıraş olurken izlemeyi severdim. Aynanın önüne geçer, tıraş takımlarını düzgünce rafa dizerdi. İki yanağına ve çenesine fındık büyüklüğünde tıraş macunu sürer, ıslattığı fırçasını yüzünde dolaştırdıkça simsiyah sakalları beyaz bir bulutun arkasına saklanıp kaybolurlardı. Tıraş bıçağını yüzünde gezdirmeye başladığında aynadan bana bakıp göz kırpardı. Bu, o köpüklerin ardından yumuşacık yanaklarıyla mis kokulu babamın çıkacağının, beni kucaklayıp öpeceğinin işaretiydi. Bilirdim.

Yüzünde gezdirdiği ve tıraş olur olmaz ortadan kaldırdığı o şeyin kapkara sakalları nasıl ortadan kaldırdığını öğrenmek için yanıp tutuşuyordum. Benim için sihirli bir aletti. Babamsa nasıl bir "meraklı mercimek" olduğumu gayet iyi bildiğinden tıraş takımını asla ortada bırakmazdı. Ama o sabah geç uyanmış, apar topar hazırlanıp öyle bir aceleyle evden çıkmıştı ki unutmuştu işte.

Ben de bilmiyordum. Kahvaltımı yapıp da henüz tamamlanmamış süt dişlerimi fırçalamak için lavabonun önüne geldiğimde çapkın bir ışıltıydı ilk gözüme ilişen. Alçak taburenin üzerine çıkıp aynanın önündeki rafta unutulanlara bakmamaya çalışarak dişlerimi fırçaladım. Ama ışıltısıyla gözümü alıyordu. Ağzımı çalkalayıp diş fırçamı bardağın içine bırakırken metalik bir sesle sordu, "korkuyor musun?"

Hayır, korkmuyordum. O küçücük şeyden değil ama babamın kızmasından korkabilirdim. Belki de anlamazdı, bu riski göze alabileceğimi düşündüm. Uzanıp sapından dikkatle tutarak elime aldım. Babamın sakallarını yok eden, o pırıl pırıl parlayan kalın çizgi olmalıydı. Çok güzel görünüyordu; parlak, pürüzsüz, ışıl ışıl... Sol başparmağımı hafifçe üzerinde gezdirdim.

O an... Anımsadığım ilk kesik, ilk yaram, ilk acım.

Küçücük parmağımın derisi iyice kesilmişti, kan sızıyordu. Çok acıyordu ama ürkütmüyordu beni yaram. Delilleri ortadan kaldırıp yaramı kendim sağaltmaya karar vermiştim. Kan duruncaya kadar parmağımı mavi hırkamın iliğinden geçirip sımsıkı bastırdım. Sızladıkça kimseye belli etmeksizin ağzıma alıp emdim yaramı kedi gibi.

Geçti... Yalnızca izi, anısı kaldı belleğimde; bir de kendi kendimi iyileştirmeye alıştım.

4 Ekim 2018 Perşembe

Dünya Böyle Daha Güzel

Hayvanlar yaşamım boyunca hep güzel anlar armağan ettiler, en güzel hikâyeleri bırakıp gittiler bana. Çocukluğumda sokakta bulduğum tüm kedileri ve yavru köpekleri eve getirmek isterdim. Civcivden bile çok korkan annemin buna geçit vermeyeceğini de bilirdim. Yine de kardeşimle şansımızı denemekten hatta ağlayıp sızlayarak babamızı da tarafımıza çekmekten hiç vazgeçmedik. Çocukluğum boyunca sahiplenemediğim o kediye yıllar sonra kavuştum. Pek de hoş bir rastlantı değildi. Bir poşetin içine hapsedilerek eziyet edilmiş bir halde bulduğum yavru kediyi elime almaya bile korkmuştum.Her an ölecek gibiydi, neyse ki veterinere yetiştirebildik. Öyle küçüktü ki ne kadar tekmeleseler de kemiklerini kıramamışlardı. Yaraları iyileşti, bazı insanların iyi olabileceğini, onu sevebileceğini öğrendi. Adını Duman koyduk. Koyu gri tüyleri, yemyeşil gözleri, vakur yürüyüşüyle bir prens gibiydi.
O zamanlar şimdiki gibi kedi evi yapımını gösteren videolar ya da hazır satılan mukavva evler yoktu. Bir bisküvi kolisiyle kendimiz yaptık. Dumanı eviyle birlikte yağmur ve rüzgâr almayacağını düşündüğümüz balkon altına yerleştirdik. Ama küçük Duman hastalandı. Bir akşam üzeri okuldan eve dönerken öksürdüğünü duydum. Hayatımda ilk kez, bir kedinin sigara tiryakisi koskoca bir insan gibi öksürdüğünü işitmiştim. Elbette ikinci kez veterinerin yolunu tuttuk. Her akşam antibiyotik içmesi ve sıcak tutulması gerekiyordu.
Ben onu zapt edemeyince bu görevi babam seve seve devraldı. İşten gelince üzerini değiştirip bir de eski pardösüsünü giyiyor, Dumanı kucaklayıp sımsıkı tutuyor ben de şırıngayla ilacını dudağının kenarından ağzına akıtıyordum. Bir hafta sonra iyileşti kedimiz. Ama bu arada eve de yerleşti. Annemi hiç rahatsız etmiyor hatta yemeğini verdiği için ona büyük saygı gösteriyordu. Yemeğini yedikten sonra bacaklarına bir kez sürtünüp teşekkür ediyor daha sonra hiç yaklaşmıyordu. Böyle ufak tefek hareketlerle fethetti annemin kalbini. Yemekten sonra kendisini biraz sevdirir, ona aldığımız oyuncaklarla biraz ilgilenir ardından önce koltuğun arkasına oradan büfenin üstüne ve oradan da ahşap-ferforje kollu avizeye atlayarak hepimize tepeden bakardı.
Geceleri asla evde kalmaz, gitme vakti geldi mi kapının önüne dikilip açmamızı beklerdi. Eve gelmek istediğinde bir şekilde sokak kapısından içeri süzülür ve daire kapımıza geldiğinde kafasıyla kapıya vururdu. Bazen birkaç gün hiç ortada görünmez, çıkıp geldiğinde yorgunluktan horuldayarak uyurdu.
Sonra bir gün duman olup savruldu, gitti ve bir daha gelmedi.


Belki başka bir zaman da köpeğim Cindy'den, ilk muhabbet kuşum Aliş'ten bahsederim. Ama bu gün Duman'ı anmak istedim. 
Dünya kedilerle, köpeklerle, atlarla, karıncalarla, kurbağalarla, salyangozlarla çok daha güzel değil mi? Onlar olmasa yaşam nasıl devam ederdi? Kim karşılıksız sevebilirdi bizi, gözyaşlarımızı yalayıp güldürmek için kendi kuyruğunu kovalayabilirdi...

Önce kendimizle, birbirimizle sonra da hayvanlarla barışsak dünya gerçekten daha güzel olmaz mı?


16 Eylül 2018 Pazar

Gergedan'da Yeni Sezon Çok Heyecanlı



Yaz bitti, eylül geldi derken ders zili çalmak üzere.
Ben de yaz boyu okudum, yazdım ve yeni sezon için harika kitaplar seçtim.
Artık geri sayım başladı.
Gergedan Kitabevi'nde dünya edebiyatına isimlerini yazdıran yazarlar ve eserleriyle olan ilk buluşmamız 1 Ekim'de...
Ekim ve Kasım programımızda Julio Cortazar, Jorge Luis Borges, Hermann Hesse, Necib Mahfuz, Jose Saramago konuğumuz olacak.

Unutmayın her pazartesi 11.30'da Gergedan Kitabevi'nde :)

İşte programımız...

Bilgi için lütfen Gergedan Kitabevi ile iletişime geçiniz.
0216 350 2766
0549 609 5546



4 Eylül 2018 Salı

10 Ekim'de KKM'de




Yaz bitti, sonbahar adımını attı kapıdan.
Yaz muhabbeti bir süre daha devam eder elbette ama herkes  okula, işe, şehir yaşamına dönme telaşında.
Bütün yaz ayrı kaldıklarımızla bir araya gelme heyecanı var.

Bizim de buluşmamıza az kaldı.
Kozyatağı Kültür Merkezi'ndeki "Okuma Günleri" atölyesi 10 Ekim'de başlıyor.
Etkinlik saati 11.00.
Bu yıl okuyacağımız kitaplar ve buluşma tarihlerimizi aşağıda görebilirsiniz.




Not: Programda eksik görünen kitap Beş Sevim Apartmanı (Mine Söğüt) kahve keyfi toplantımız için saklı tutulmuştur. 😉☕

25 Temmuz 2018 Çarşamba

Okudum: Ölü Kelebeklerin Dansı

Ölü Kelebeklerin DansıÖlü Kelebeklerin Dansı by Hüsnü Arkan
My rating: 3 of 5 stars

Ölü Kelebeklerin Dansı, Hüsnü Arkan'ın 1998 yılında yayımlanan ilk romanı. Benim elimde Kırmızı Kedi Yayınevi'nden çıkan basımı var. Özellikle kapak tasarımını beğendiğimi belirtmeden geçmeyeyim. Yazarın ilk romanı, benim de okuduğum ilk kitabı olduğu için diğer eserleriyle herhangi bir karşılaştırma yapamam. Alegorik anlatımlardan hoşlandığım için de Ölü Kelebeklerin Dansı özellikle ilgimi çeken bir roman oldu.
Roman ölümünden on altı gün sonra anılarını yazmaya başlayan, daha doğrusu yaşadığı günlerden anımsadıklarını yazmaya başlayan ama ölü olduğunu bir türlü kabul edemeyen Haldun'un hikayesini kendi ağzından anlatıyor. Böylece okur da Haldun'la birlikte bir ölüler dünyasına, bir yaşayanlar dünyasına gidip geliyor. Felsefi açılımları olan metnin arka planında denizin ayırdığı iki bölgede yaşayan insanların yaşam biçimlerinin farklılığı ortaya konuyor. Güneyde yaşayanlar yoksul, aç, sefil; Haldun'un yaşadığı bölge ise düzenin şaşmadan işlediği zengin ve güçlü bir iklim. Kuzeydekiler, güneydekilerin kendi topraklarına göçmesini istemese de içlerinde sefalete kulaklarını tıkamayan ve onlar adına direnen bir grup var ki kahramanımız Haldun da onlardan biri.
Ölüler dünyasına geçtiğinde Haldun'a yardım eden Çinli psikolog, arada bir görünen ve bazı sorulara yanıt bulmaya çalışan müslüman papaz, motorsikletli kurye Vincent ve orospu Lethe Haldun'un ölüler dünyasındaki dostları ve aynı zamanda okurun biraz dikkatle yakalayacağı ipuçlarıyla metnin anahtarları. Çinli doktor Sematyen roman boyunca Haldun'un ölüler dünyasındaki rehberi oluyor ve Haldun'un hangi dünyaya dahil olduğunu anlayabilmesi için gereken işareti/haritayı da o veriyor. Bu da bize Çinli bilge Chuang-Tzu'nun düşünü anımsatıyor. Kuryelik yapan Vincent ise kahramanımız Haldun tanıyamasa da bizim çok iyi tanıdığımız bir ressam; eğlenmeye gittikleri Sirene de onun yapmış olduğu tablolardan birinde yer alan mekan. Sirene'de Haldun'u dinleyen orospu Lethe ise Yunan mitolojisindeki bir yeraltı ırmağının adı; bu ırmağa giren ölülerin ruhları dünyada yaşamış oldukları geçmiş fani hayatlarına dair her şeyi unuturlarmış. Metnin ana kapılarını açan bu anahtarları keşfettikten sonra müslüman papaz, genç Yakop ve annesi Arinna'nın da okura söyleyeceği başka sırlar olduğunu da keşfediyoruz.
Yazar kitabında göç olgusuna değinirken bence bunu iki yönlü anlatmak derdinde. Bir doğduğumuz yeri seçemediğimiz gibi yaşayacağımız yeri de kolay kolay seçemez durumdayız ve göç çağımızın en büyük travmalarından biri. Bunu insanın varoluşsal sorgulamalarıyla değerlendirirsek yaşam ve ölüm de kendi seçimimizin dışında kalan ruhsal bir göç, başka bir travma. Diğer yandan felsefesiyle uğraşmayı bir yana bırakıp yalnızca toplumsal ayrışmanın bugün geldiği yer, iletişimin engellenmesi, kültürler arası ilişkinin kopacak noktaya gelmesi, insanlığın ve tanrının sorgulanmasını yirmi yıl önce hikaye eden bir roman olduğu için bile okuyabilirsiniz.


View all my reviews

24 Temmuz 2018 Salı

Okudum: Puşkin Tepeleri

Puşkin TepeleriPuşkin Tepeleri by Sergei Dovlatov
My rating: 3 of 5 stars

Davlatov'un Puşkin ve Gogol öykülerinden fazla ileri gidemediğini düşünüyorum. Ancak bu roman benim okuduğum ilk ve kendi hayatından izler taşıyan kitabı. Diğer eserlerinde daha farklı anlatılar ortaya çıkmış olabilir. Arka kapaktan: "Boris Alihanov, henüz hiçbir kitabını yayımlatmayı başaramamış, beş parasız bir adam olarak soluğu Puşkin Tepeleri Millî Parkı'nda alır. En azından yaz boyunca biraz para kazanacak, alkol probleminden kurtulacak ve hayatını düzene sokacaktır. Kızıyla birlikte Amerika'ya yerleşme planları yapan eski karısından uzakta, Puşkin'i tanımak isteyen turistlere parkı gezdirecektir. Puşkin Tepeleri, "zorluklar ve güzellikler sunan hayata sanatkârane bir bakış"ın romanı. Saf gündelik yaşamı kurguya dönüştürme gücüyle Rusların büyük yazarları arasında yerini alan Dovlatov, mizahın hüzne bile ne denli yakıştığını da gösteriyor Puşkin Tepeleri'nde. Sergey Dovlatov'un "en şahsi romanı" olarak nitelenen Puşkin Tepeleri'ni Ayşe Hacıhasanoğlu Rusça aslından çevirdi.

View all my reviews

Okudum: Kelebeklerin Yazı

Kelebeklerin YazıKelebeklerin Yazı by Adriana Lisboa
My rating: 3 of 5 stars

2003 yılında Jose Saramago ödülü alan bu roman iki kız kardeşten birinin yaşadığı ensestin hayatlarını nasıl şekillendirdiğini anlatan dramatik bir hikaye.
Hikaye edilen olayın ağırlığı ve yaşamların dramatik dönüşümü okurda iz bırakıyor. Buna rağmen yazar cümlelerini gereğinden fazla uzatmaya, anlattığı sahneleri tekrarlamaya gereksinim duymuş. Bence bu da anlatımı zayıflatıyor.
Romanların ve öykülerin içinde yer alan sanat eserlerinin kimi zaman hikayenin gelişimine eşlik etmesi, kimi zaman bir leit motif oluşturması ya da dikkatli okurun keşfedeceği göndermeler
en çok hoşuma giden detaylardır. Örneğin Tabucchi'nin Ters Yüz Oyunu ve Leyla Erbil'in Cüce isimli romanının içinden bakan Velázquez'in Nedimeler tablosu; Jose Saramago'nun Körlük isimli romanının içine sakladığı Bruegel'in Körler tablosu ya da Hasan Ali Toptaş'ın Kuşlar Yasına Gider romanında dinlediğimiz türküler anlatıyı, duyguyu güçlendirir, okura bir hazine bulduğu hissini verir. Ama Kelebeklerin Yazı'nda, romanın içinde resim, müzik, heykel sanatının çeşitli örneklerinden öyle çok ve ulu orta bahsedilmiş ki kimi zaman kıpırdayamadığım bir sanat galerisinde hissettim kendimi.
Bununla birlikte kolay okunan, ne yazık ki sıklıkla yüz yüze geldiğimiz sorunlardan birini ele alan roman aynı zamanda suç ve ceza olgusunu da tartışmaya açıyor...

View all my reviews