O Güzel Gözlerinden Öperim Çocuk


 Buruk bayramlardan biri daha gelip geçiyor. Çocuklara armağan edilen bu gün aslında ulusal egemenliğimizi de kutladığımızın farkında mıyız acaba, diye düşünüyorum. Sadece çocuk bayramı olmadığının aynı zamanda bir ulusun kaderini eline alışının yıldönümü olduğunu kaç kişi biliyor. Sanırım yirmi üç milyon yedi yüz bin civarında...  Neyse,,,

Sadece kendi bayramlarımı değil, kardeşimin, kuzenlerimin, yeğenlerimin ve son yıllarda çocuğumun bayramlarını da gördüm. Yok, öyle nerede o eski bayramlar falan diyecek halim yok. Bizim bayramlarımız da pek güzel kutlanmazdı. Sınıflarımızı süslerdik, şiirler ezberleyip okurduk, bando marşlar falan çalardı. Önce müdür sonra bir öğretmen çıkar günün anlam ve önemini belirten konuşmalar yapardı. Bazen güneşin altında, bazen soğukta, bazen çiseleyen yağmurda şemsiyelerin gölgesinde ayakta dikilirdik. Tam gününde kutlanırdı “23 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı”. Hafta sonuna bile rastlasa kara önlüklerimizi giyerek okula gelmek, töreni izlemek zorundaydık. Gelmeyenler işaretlenirdi. Bir kutlama gibi değildi yani. Okulun kapısından çıktıktan sonra kimse hatırlamazdı Çocuk Bayramı olduğunu… Sonra Türkiye’de değişim rüzgârı esmeye başladı, paramızla birlikte insanımız da “konvertıbıl” oldu. Dışa açıldık, 23 Nisan’ımızı Dünya’ya armağan etmek istedik henüz kendi çocuklarımıza bayramı hissettirememişken. Dünya pek de umursamadı, sadece çocuklarını gönderdi; eğlenmeye, eğlendirmeye. Biz de TRT’den dünya çocuklarını izleyip hesap yaptık, hangi ülke geldi, hangisi gelmedi, diye.

Bugün çok daha keyifle kutluyor çocuklar kendi bayramlarını. Tüm belediyeler, alışveriş merkezleri etkinlikler düzenliyor. Okullarda çocuklar kendileri hazırlıyor gösterilerini, forma değil, rengârenk, cıvıl cıvıl istedikleri gibi giyiniyorlar. Bugün oğlumun okuduğu okuldaki kutlamaları izledim. Çocuklar ritim gösterisi yaptılar, İngilizce ve Türkçe şarkılar söylediler, dans ettiler. Bütün okulda bangır bangır müzik çalıyordu, bahçe kurdeleler ve balonlarla süslenmişti. Öğretmenler ve veliler kendilerine ayrılan alanda izlediler gösterileri; kimse konuşmadı, kimse ağlak şiirler okumadı, kimse günün anlam ve önemini belirtmedi… Biliyordu zaten çocuklar, emanetin onlarda olduğunu hissediyorlar, bunu coşkuyla karşılıyorlardı. Kendilerine güvenen o büyük adamı seviyorlardı. Her anne gibi ben de oğlumun yer aldığı gösterileri kayıt etmeye çalışırken sürekli kadraja giren üç yaşlarındaki yeşil kareli gömlekli, kahkaha atan çocuk çeldi aklımı. Veliler görüntüyü bozmaya çalıştığı için onu geri çektikçe, bunu bir oyun gibi algılıyor ve gösterideki ablasının karşısına geçip onun gibi dans etmeye çalışıyordu kahkahalarla. Kim kızabilirdi ki ona, çocuktu, onun bayramıydı… Bir çocuğun coşkusu nasıl yasaklanabilirdi ki? Zaten kutlamak istemeyen kutlamıyor, bahane çok...

Gülmeyi unutan çocuklar geldi aklıma, bayram nedir hiç bilmeyen çocuklar. Kimileri çıplak ayaklarıyla yollarda karşımıza çıkar; cezaevlerinde büyüyenlerin farkında bile değiliz; sakatlıkları yüzünden evden çıkamayanları da görmüyor gözümüz. Liste uzun; şiddet görenler, taciz edilenler ve savaşın çocukları… Bugün birkaçının gözlerinde küçücük bir ışık görmek için çantama küçük oyuncaklar ve şekerler koydum; paçama yapışan çıplak ayaklı çocuklara vereceğim onları. Gülmeyi unuttuğunu hissettiğim bir çocuğa gülümseyeceğim, eğer izin verirse öpeceğim yanaklarından, çantamdan payına düşeni verip kutlayacağım onu.

“O güzel gözlerinden öperim çocuk, bayramın kutlu olsun!”






Jale Sancak ile Belki Yarın Üzerine

Jale Sancak ile 11 öyküden oluşan kitabı Belki Yarın ve yazmak, okumak, edebiyat üzerine keyifli bir söyleşi yaptık.

3 Aralık 1958 tarihinde İstanbul’da doğan Jale Sancak, 1984’ten beri tekstil sektöründe modelist ve tasarımcı olarak çalışıyor.
1985’te TRT İstanbul Radyosu’nda seslendirilen “Yitik Sesler” adlı oyunuyla yazarlık yaşamına adım attı. 1980’li yıllarda yazdığı şiirler dönemin sanat ve edebiyat dergilerinde basıldı. Radyofonik oyunları ise TRT radyoları tarafından yayınlandı. 1979 yılında yapılan bir film hikâyesi yarışmasında birincilik ödülü aldı. “Mırıl Mırıl Münevver” adlı öyküsü TRT tarafından televizyon filmi olarak çekildi ve gösterime sunuldu. TRT radyolarında 20 kadar oyunu yayınlandı. Özel TV ve radyolara tanıtım programları hazırladı. “Kasabanın İncisi” adlı televizyon dizisinin senaryo ekibi içinde yer aldı.

1998’de TRT’ye “Ateşi Çalmak” adlı televizyon programını hazırladı. Gene TRT’de yayınlanan “Ömrüm Ömrüm” adlı dizide metin yazarı ve danışman olarak çalıştı. İlk öykü kitabı Bu Gece Pera’da 1989’da yayımlandı. 2001’de ve 2005’te Açık Radyo’da hazırlayıp sunduğu “Kenti Dinlemek” ve “Yaşamdan Sahneye” programları kitaplaştırıldı.

2001’de “Bıçkın Melek ve Küçük, Önemsiz Bir Kayboluş” adlı öyküsüyle Haldun Taner Öykü Ödülü ikinciliğini aldı. “Bu Gece Pera’da” adlı öyküsü Finceye çevrildi. Öykülerinden bir derlemeSeçilmiş Öyküler adıyla Bulgaristan’da, Tanrı Kent ve Yitik Şarkılar ise Almanya’da yayımlandı. Almanya’da gerçekleştirilen bir dizi edebiyat etkinliğine konuk olarak katıldı.

19 Mayıs Kültür Merkezi, Aralık Derneği, Basad ve Turkcell Akademi’de yaratıcı yazarlık eğitimi verdi, edebiyat atölyeleri düzenledi. Şu anda İstanbul Galatapera Kültür ve Sanat Derneği’nin başkanıdır ve Galapera Sanatevi’nde hem edebiyat etkinlikleri hem de yaratıcı yazarlık, öykü ve senaryo atölyeleri düzenlemekte ve eğitmenlik yapmaktadır.

Muzaffer Buyrukçu, “Hayatın Bu Yakası” başlıklı yazısında Jale Sancak’ın öykülerini şöyle değerlendirir:

“Jale Sancak‟ın öyküleri, durgun hareketsiz bir zeminde göverir. Heyecan, entrika, kurgu çarpıcılığı, insanın yüreğini ağzına getiren bir coşku yoktur. Ama bir anlatım zenginliği vardır. Okurla baş başa kalan kişilerin yaşamlarını besleyen gölcükleri, ayrıntılı ve dopdolu bir biçimde koyar ortaya. Ruhlardaki karmaşayla, o karmaşanın doğmasına neden olan olayları ustalıkla kurcalar ve okurun iç evrenindeki olanakların arttırılmasına çalışır. “Sanat toplumun aynasıdır” derler ya, Jale Sancak, toplumun bir üyesi olan bireyin varlığındaki kıpırtılara ayna tutar, o aynayı benliğinin bütün katmanlarında dolaştırır, saptadığı gelgitleri, kavgaları, yükselme ve alçalmaları öyküleştirir.”

1- Fırtına Takvimi – Kırmızı Kedi Yayınevi

2- Burada Mutlu Değilim – Kırmızı Kedi Yayınevi

3- İstanbul Öyküleri Antolojisi – İkaros Yayınları

4- Ansızın Gelen – Doğan Kitap

5- Yaşamdan Sahneye – Doğan Kitap

6- Sürgün Melekler – Doğan Kitap

7- Kenti Dinlemek – Doğan Kitap

8- Üç Aşk – Doğan Kitap

9- Surdibi’nde Çilingir Muhabbeti – Doğan Kitap

10- Aşkla Dayanmak – Sel Yayıncılık

11- Hayatın Bu Yakası – Sel Yayıncılık

12- Belki Yarın – hep kitap

Yarın ne getirir bize, umut mu yoksa umutsuzluk mu...

Baharda Latin Amerika'dayız



Gergedan Kitabevi’ndeki Dünya Edebiyatı yolculuğumuza devam ediyoruz.
Bu kez okyanus ötesine gidiyoruz, Latin Amerika’nın büyülü gerçeklerine.

Elbette Marquez, Fuentes, Cortazar, ile tanışacağız,
Esquivel ile ev işlerine dalıp,
Borges ile kaybolacağız
Allende ile susup ağlayacağız…
24 Mart Cuma günü başlayacak olan ve dokuz hafta süreyle her Cuma 11.30 – 13.30 arası aşağıda listesi olan kitapları okuyacak, bu kitaplar ve karakterlerin penceresinden bakacağız yaşama; yazarların hayat hikâyeleri,  eserleri, edebi ve felsefi düşünceleri hakkında anlatı ve yorumlarla zenginleşen bir program izleyeceğiz.






1.Hafta:
Büyülü gerçekçilikten büyülü yolculuğa Latin Edebiyatı ve Marquez

2.Hafta:
Yüz Yıllık Yalnızlık, Gabriel Garcia Marquez

3. Hafta:
Mırıldandığım Öyküler, Julio Cortazar

4. Hafta:
Borges’in Dünyası ve Öyküleri

5.Hafta:
Ficciones, Jorge Luis Borges

6. Hafta:
Lupita Ütü Yapmayı Seviyordu, Laura Esquıvel

7.Hafta:
Körlerin Şarkısı, Carlos Fuentes

8.Hafta:
Ruhlar Evi, Isabel Allende




Bilgi ve katılım için:

Gergedan Kitabevi 
0216 350 2766 
0549 609 5546 



Hakan Bıçakcı ile Otel Paranoya Söyleşisi



Geçtiğimiz günlerde Hakan Bıçakcı ile yeni kitabı Otel Paranoya hakkında küçük bir söyleşi yaptık.
Berat Pekmezci tarafından resimlenen öykü adından da anlaşılacağı üzere farklı çağrışımlara, yanılsamalara açık bir mekan olarak kurgulanan otelde geçiyor. Garip olan kim ya da ne? Otele gelen genç adam mı, saçlarını kesip çorbanın içine katan kadın mı, oda numaraları değişen ve kırmızı kapının siyaha boyandığı otel mi?

Söyleşiyi Jurnal Edebiyat kanalından izleyebilirsiniz.





Yokuşun İki Yanı


Günceden 56/,,,

İnce uzun bir yokuş, parke taşların köşeleri iyice yenmiş, üst kenarları yosun tutmuş. Yokuşun ortasında bir erguvan, dalları deniz görür. Aşağıda iki başta iki salkım söğüt, yerlere dek eğmiş dallarını. Sabahları deniz tüter, pus olur üstü. Uzaktan vapur düdükleri duyulur. İki mahallenin arasında, hangisine ait, hangisinden yana…
Yokuşun bir yanında az katlı, bahçeli, balkonlarından begonvillerin sarktığı, pencerelerinde kimsenin görünmediği, sessiz zenginlerin evleri. Çocuklar sokakta oynamaz, toza bulanmaz, düşmez, dizleri sıyrılmaz. Erkekler büyük siyah arabalarla gelip giderler işlerine, kadınların da büyük kırmızı, mavi, beyaz arabaları vardır. Hepsi de siyah camlı gözlüklerin ardına saklar bakışlarını. Başları sokağın diğer tarafına doğru dönmez, oradan gelen sesleri duymazlar, kopan cümbüşe aldırmazlar. O taraf boş, bomboş, sahipsiz.
Diğer yanda ise her türlü sesin dışarı aktığı, boşalmış yağ tenekelerinde, yoğurt kaplarında rengârenk sardunyaların boy verdiği, balkonlarında çamaşırların güneşe serildiği, gecekondudan bozma birbirine yaslanmış yığma apartmanlar. Gidecek bir işi olmayan adamlar binaların dışarı taşmış balkonlarından karşı mahalleyi seyre dalar, eli ekmek tutanlar bedenlerinde hiç dinmemiş bir yorgunlukla başlar güne, kadınlar temizliğe gider, çocuklar yaka paça birbirine karışmış formalarıyla okula yetişirler, ellerinde ekmek arası birkaç zeytin. Kapkara nazarlarını sakınmazlar kimseden, güneşe aşina yüzlerinde yaşamlarının izi.