Kayıtlar

anlatı etiketine sahip yayınlar gösteriliyor

Kaktüs ve Domates

Resim
Kaktüsü yıllardır tanıyorum, babam onu ilk kez bahçenin ortasına diktiğinde neredeyse avucumun içine sığacak kadar küçüktü. Yıllar içinde büyüyüp neredeyse benim boyumu aşan dev bir bitki oldu. Neden mi onu anlatıyorum? Belki çok uzun zamandır aileden biri gibi tüm yaşanmışlıklara şahit olduğu için belki de bir kaktüs olarak yaralarıyla birlikte büyümeyi, güzelleşmeyi bildiği için. Yıllardır bahçemizin ortasında bir yandan büyüyüp ihtişamlı bir bitki haline gelirken bir yandan da diğer bitkileri hatta çiçekleri bile gölgede bırakır. Sadece bahçenin köklenmiş sakinlerine değil, bize ve bahçeye uğrayıp geçen hayvanlara da gözdağı verir. Çünkü ona yaklaşmak, onun yaşam alanına girmek acıyla mühürlenmiş bir yaraya sahip olmak demektir. Tırnak büyüklüğündeki dikenlerle çevrili yaprakları sessiz ama açık bir tehditle tırmalamaya hazırdır. Şimdi ona hesapsızca meydan okuyan domates var yanında. Birkaç yıl önce annemin kaktüsün hemen yanına, kökünün bıraktığı boşluğa serptiği domate...

Yolculuğun Başlangıcı

Resim
“Kendini götürdüğün sürece gitmen mümkün değil”*  * Sokrates  İlk yol anılarım babamın arabasıyla yaptığımız Anadolu yolculuklarına dayanıyor. Büyük bir şirkette müfettiş olarak çalışan babam sorumlu olduğu bölge içinde sık sık seyahate gider, mevsim elverdiğince bizi de götürürdü yanında. Koyu yeşil Murat 124 marka otomobilimizin ön ve arka koltuklar arasındaki boşluklarına bavullar yerleştirilir, üzerine kat kat örtüler serilerek kardeşimle bana rahatça oyun oynayabileceğimiz, uyuyabileceğimiz bir alanı yaratırdı annemle babam. Annem ön koltukta bacaklarının arasına yerleştirdiği bir sepetten meyve, su, kuruyemiş verirdi. Belki çok küçükken tanıştığım için bu kadar seviyorum yolda olmayı. Kardeşim babamın koltuğunun arkasına geçip daha hızlı gitmemiz için tüm gücüyle onu itmeye çalışır; o da solladığı her arabadan sonra aynadan gülerek bakar “aferin aslan oğlum” cümlesiyle ödüllendirirdi bu çabayı. Daha önce temizliğini, lezzetlerini denemiş olduğu derme çatma yol l...

Eski Bir Bayram Sabahı

Resim
Neredeyse otuz üç yıl önce bir bayram sabahıydı, erkenden uyandık. Annem hemen çaydanlığı ocağın üzerine koyup benim elime de süpürgeyi tutuşturdu. Yüzümdeki şaşkınlığı görünce de gülerek dedi ki: "Hadi bakalım ezandan önce balkonu güzelce süpür. Adettir, bayram namazından önce evin önünü süpürürsek evin bereketi artar." Yaz aylarında kullandığımız ev bahçeye açıldığından, evimizin önü de girişi de balkondu. Annemin sözlerinden büyük bir kuşku duymakla birlikte süpürgeyi elime aldım. Evimizin iki cephesini boydan boya kaplayan kocaman balkon, şimdi o balkonun bir kısmı eve dahil oldu, sabahın o saatinde baktıkça gözüme iyice büyük görünüyordu. Ben çaresiz bir iç çekişle işe başlarken kardeşim de babamın talimatlarına uyarak abdest almaya başlamıştı. Babam ve kardeşim mahalledeki diğer erkeklerle birlikte camiye gitmek üzere evden çıkarken kardeşim birden abdestim bozuldu diye ağlamaya başladı. Babam sabırsız bir gülümsemeyle ona yeniden abdest aldırırken annem de heyeca...

Virüs

Küçücük. Gözle görülemiyor. Mikroskobik bir yaratık. Saldırgan. Bedenimi yavaş yavaş ele geçirmeye çalışıyor. Savaşıyorum. Ateşler içinde yanıyorum. Baş ağrılarım dayanılmaz. Mücadele beni tüketiyor. Yorgunum. Yazamayacak, düşünemeyecek kadar yorgun. İsteksiz. Çaresiz. Renk renk, boy boy, çeşit çeşit ilaçlar içiyorum. Vitaminler, antibiyotikler, demir ilaçları, ağrı kesiciler, ateş düşürücüler... Ben direnip, mücadele ettikçe o daha da güçleniyor sanki. Ve sonunda... Hastanede açıyorum gözlerimi... Şişe şişe serum veriyorlar. Doktorum, sevgili doktorum, merak etme tüm vücudu serumla yıkadık, atacaksın yakında o mereti, diyor. Evdeyim şimdi... Yavaş yavaş onarmaya çalışıyorum kaybettiğim direncimi. Özledim, çok özledim, ağrısız sızısız nefes alabilmeyi, öksürmeden gülebilmeyi ve saatlerce yürüyebilmeyi... 17.02.2011

Söyleşi ve İmza

Geçtiğimiz perşembe günü Timaş Yayınları'nın Kitap Kafe'sinde yaklaşık otuz lise öğrencisiyle bir söyleşiye davet edildim. Samimi, keyifli bir söyleşi oldu. Hep birlikte muhabbet ettik aslında. Onlar bana yazmak, yazamamak, okumak, seçimlerim ve daha bir sürü konuda sorular sordular. Ben de her soruyu hiç eğip bükmeden içimden geldiği, kafamdan geçtiği gibi yanıtladım. Arada da ben onlara sorular sordum, fikirlerini aldım, tercihlerini, sevdiklerini, sevmediklerini öğrenmek istedim. Teveccüh ettiler, kitaplarımı aldılar, imzalattılar, bol bol fotoğraf çektik, çektirdik. :) Aralarında bu satırları okuyan varsa bana o fotoğraflardan göndermesini rica ediyorum. Hepsine öpücükler ve sevgiler. 26.12.2010

Umut... Yine Yeniden Umut

Herkes için farklı çağrışımları olsa da, hayatı yaşamaya, beklemeye değer kılan bir güven duygusudur umut. Ne çok şey anlatır. Özünde hep daha iyiye kavuşma arzusudur. Bir bebeğin gülüşü, çalan telefonun sesi, posta kutusuna düşen bir mesaj, bazen bir kağıt parçası, bir gazete haberi umut olup tutuşuverir yüreklerde. Ne zordur umut etmek ya da en zoru umut edememek. Hayatımız boyunca sahip olabildiklerimizin, yalnızca bizim olanların en önemlisi olduğunu anlayamadan yaşar gideriz. Kimi zaman kendimizi tüketir bir başkasında ararız umudu. Kimi zaman bize umudu getirecek birini ararız. Kimi zaman umudun kendini ararız. Umudu aramak karanlıklarda, bazen el yordamıyla, bazen tökezleyerek, düşe kalka... Onu bulamamaktan korkmak... Eğer hal böyleyse, korku egemen olmuşsa zihne kaybedilmiş bir yaşam kalır geride. Yol her an biraz daha karanlık olmaya başlar, sürüngenler etrafta dolaşır, her adımda gölgeler biraz daha uzar, kalp atışları hızlanır. Tutunduğumuz dallar elimizde kalır, kendi sesi...

Derviş ve Ölüm'den

Öldüğüm gün, taşınırken tabutum, Acı duyacağımı sanma bu dünyanın ardından, Ağlayarak; yazık oldu, diye konuşma, Kayıp dediğin, sütün kesilmesidir. Yok olmayacağım mezara konduğum vakit, Yok oluyorlar mı batınca güneş ve ay? Ölüm sandığın şey, aslında doğuştur, Zindan gibi görünür mezar, oysa ruh özgürlüğe kavuşur. Hangi tohum büyümez ekilince toprağa? İnsan tohumundan şüphen mi var yoksa? Meşa SELİMOVİÇ - Çev: Mahmut Kıratlı

Kartpostal Zamanı

Resim
Bir kaç gün önce Kadıköy'de çarşıyı dolaştım. Çocukluğumdan beri en keyif aldığım gezme türlerinden biridir şehrin çarşılarını dolaşmak. Yeni moda alışveriş merkezlerini de seviyorum ama çarşılarda dolaşmak, esnafla muhabbet etmek, kıyıda köşede kalmış dükkanlarda beni şaşırtan şeyler bulmak, satılığa çıkmış eski eşyaların gıcırtılarını duymak, sokakta olmak, çok daha hayattan, damardan bir durum. İşte bu arada daracık bir sokakta yerde eski dergi, kitap satan bir amcanın tezgahında gördüm onları; ucu kıvrılmış, sararmış, kimi hiç kullanılmadan düşmüş tezgaha, kimi kimbilir hangi dolabın, kitabın arasından savrulup gelmiş... Bir sürü kartpostal... O zaman bir kez daha fark ettim uzun zaman önce hayatımızdan sessizce çekip gitmiş olduklarını. Uzun zaman diyorum, ki bir yıl bile uzun zaman sayılıyor artık geri gelmeyecek olanlar için. Kadıköy'de postanenin duvarına dizerlerdi sıra sıra, Şişli'de camiinin duvarı boydan boya kartpostala boyanırdı bayram ve yılbaşı öncesi. Ba...

Kitap Okumak

Resim
Okumakla ilgili zihnimde yer etmiş ilk anı, ilkokul öğretmenim Gülen Hanım'ın her ay yaptığı bir dakikada kaç kelime okuyabiliyorsunuz sınavıdır. O ay sınıfta okumak için seçtiği kitabın bir sayfasını açar ve sırayla bizi yanına çağırarak bir dakika içinde kaç kelime okuduğumuzu belirlerdi. Su sınavlardan birinde sevgili öğretmenim eliyle yüzüme doğru beş parmağını kaldırarak, sadece beş kelime ilerlemişsin, çok az, çok çok az, diyerek memnuniyetsizliğini ifade etmişti. O kadar üzülmüştüm ki ertesi ay sınıf birincisi olmak için elime ne geçerse sesli sesli okumaya başladım. Başardım da ama bir başka arkadaşımla birinciliği paylaşarak. Daha sonra öğretmenimiz velilere birer mektup göndererek sınıf kütüphanesi kurabilmek için para toplamak istediğini bildirmişti. Sınıfımızda gerçekten maddi zorluk yaşayan bir iki arkadaşımız dışında hepimizin aileleri destek olmuş ve bir sınıf kütüphanesi kurmuştuk. Arkadaş Yayınları'ydı sanıyorum... Bütün kitaplarımız oradan alınmıştı. Gülen öğr...

Harekete Geç

Cuma sabahı hapşırarak uyandım. İnsan hiç hapşırarak uyanır mı, demeyin. Uyanıyor! Bir halsizlik, kah üşüyorum kah terliyorum, boğazım deseniz zımpara kağıdı yapışmış gibi... Eyvah şifayı kaptırdık derken oğlum da burnunda kurumuş sümüklerle uyanmaz mı? İşte bu daha fena. Siz hasta olunca kendi derdinize derman oluyorsunuz da çocuğunuz hasta olunca işler değişiyor. Yemiyor, içmiyor, ilaç beğenmiyor, burnu tıkanıyor, gece uyumuyor, falan filan. Üstelik ben de aynı durumdayım hatta ondan daha hastayım, üstelik ona bakan var ama bana bakacak kimse yok!!! Neyse daha fazla acındırmayayım kendimi. İşte üç gündür bu halde evin içinde sürünürken farkettim ki yazıları aksatıyorum. Fuardan sonra düzen değişmiş, daha doğrusu düzen kalmamış. Ne blog için bir şeyler yazıyorum, ne öykülerimle oynuyorum, ne de aklımdaki büyük projeyi kağıda dökebiliyorum. Olur mu? Olmaz ama oldurmuşum işte... Tek tesellim var sürekli okuyorum:) Okudukça kafamda yeni fikirler oluşuyor, denemeler yapayım diye düşünüy...

Sabah Çalan Telefon

Resim
Bayram sabahlarının ikincisi. Kahvaltı ediyoruz. Her şey olması gerektiği gibi. Ömer benden kaçırıp biraz daha fazla sucuk yemenin derdinde. Telefon çalıyor. Eşim önce telefonun ekranına bakıyor. “Annenler” “Hayırdır inşallah. Neden arıyorlar ki sabah sabah.” Ben Ömer’in ekmeğine bal sürerken o telefonu açıyor. “Alo” … “Merhaba anne. Nasılsınız?” … “Ciddi misiniz? Şimdi nasıl? … “Evde mi?” … “Anladım. Nasıl olmuş?” … “Hay Allah. Çok geçmiş olsun” Bir şey oldu. İlk aklıma gelen, babam. Kalp krizi geçirmiş olmalı. Ama gündüz iki kere konuştuk iyiydi. Gece. Neden daha önce haber vermediler. Yüreğimin boğazımın ortasında çarptığını hissediyorum. Eşim telefonu bana uzatıyor. “Merak edecek bir şey yok. Sakin ol. Kardeşin küçük bir kaza geçirmiş.” “Ne?” Telefonu alıp sofradan kalkıyorum. Arka taraftaki Ömer’in odasına gidiyorum. “Anne. Ne oldu? Neden haber vermediniz? “Merak etme kızım. Kardeşin iyi.” Arkadan kardeşimin kalın sesi duyuluyor. “İyiyim, iyiyim.” Annemin sesi bitkin. “Gerçek...